Ana Sayfa Hesabınız Yazı Ekleyin FAN ART FRP - RPG
J.R.R.Tolkien Kitaplar Galeri Biz Kimiz
Üye ol Üye girişi
Yazı aramak istediğiniz
Sitede 36 ziyaretçi, 0 kullanıcı var.
Oturum Aç
Takma isim

Parola

Henüz bir hesabınız yok mu? Yeni bir tane yaratabilirsiniz. Kayıtlı bir kullanıcı olarak tema yöneticisi, yorum yönetimi ve kendi adınızla yazı girişi gibi imkanlardan faydalanabileceksiniz.

Seçenekler
· Ana Sayfa
· Yazı Gönderin
· İstatistikler
· Bizi Tanıtın
· Forum
· Yükle
· En iyiler
· Linkler
· Hesabınız

YÜZÜKLERİN EFENDİSİ

J.R.R.Tolkien
Hayatı, eserleri, kronoloji, röportaj, resimler...

Kitaplar
Özetler, kapak örnekleri, incelemeler...

Resim Galerisi
Sanatçılara göre sınıflandırılmış 100'lerce resim...




Önceki Yazılar
Mart 21, 2013 - 08:08:57
· Kızıl Yolculuk (1)

Kasım 07, 2012 - 16:17:32
· Bitmemiş Öyküler Çıktı (10)

Kasım 07, 2012 - 16:00:58
· Rohan ve Türk Benzerliği Üzerine (0)

Kasım 07, 2012 - 15:56:46
· Hobbit Fragmanları (0)

Aralık 21, 2011 - 08:18:56
· Hobbit Trailer (0)

Ekim 10, 2011 - 10:09:41
· Orta Dünya Tarihi: Kayıp Yol ve Diğer Yazılar (2) (0)

Haziran 13, 2011 - 10:37:47
· Orta Dünya Tarihi: Kayıp Yol ve Diğer Yazılar (1) (5)

Haziran 13, 2011 - 10:34:53
· Hobbit Vizyon Tarihleri ve Isimleri Açıklandı! (0)

Haziran 13, 2011 - 10:18:39
· Oyun Fikirleri (2)

Aralık 03, 2010 - 08:08:20
· BBC Tolkien röportajı (0)

Kasım 22, 2010 - 11:15:26
· The Hobbit icin Gazete Ilani (2)

Ekim 22, 2010 - 11:31:19
· Hobbit oyuncuları (10)

Ekim 13, 2010 - 09:27:41
· Yüzüklerin Efendisi'nin Sırrı Ne? (2)

Haziran 02, 2010 - 07:54:36
· HOBBİT TEHLİKEDE (4)

Nisan 06, 2010 - 09:13:39
· Muhiddin-i Arabi'nin Eserleriyle Lotr ve Silmirallion'a Bakın (5)

Nisan 06, 2010 - 09:13:33
· Gölgelerin İçinden (0)

Ocak 19, 2010 - 08:58:13
· Born of Hope. LOTR Fan Filmi (11)

Ocak 08, 2010 - 15:45:13
· Hobbit'le İlgili Bazı Sorular (0)

Ocak 08, 2010 - 15:44:59
· Mucizeler Savaşı (6)

Ocak 08, 2010 - 15:44:38
· LOTR Filmlerindeki Sinir Bozucu Sahneler (18)


Eski Yazılar

Çeviriler: Kelebekler Gezegeni
Yayınlanma tarihi Nisan 18, 2006 - 16:02:26 Gönderen iarwainbenadar

Editörün Seçimi / Özel Yazılar Bruinenn göndermiş "
İnsanlık önemli bir yol ayrımına varmıştır. Her şey kaos içersinde yok mu olacak, yoksa yarınlar için yeni bir umut var mı?


Bölüm I


Herhangi bir dramatik sahne yoktu; içgüdüsel bir sezgi de değildi; tehlike sinyali hiç değildi. Maynard’a, sanki yalnızca fikrini değiştirdi gibi gelmişti. Az önce sipariş etmek istediği yemeğe değecek gibiydi, ancak bir an sonra hiç de aç olmadığını hissetti.

Tekrar cebine soktu parasını, omuz silkti ve acele etmeksizin lokalden dışarı çıkmağa koyuldu. Öğle yemeği bir alışkanlıktı ama her zaman ihtiyaç değildi. Menü hazırlayıcısından çıkacak yemek fikri, bugün iştahını kapatmıştı. Ayrıca bir sürü insan doluşmuştu; nereye gidilirse gidilsin her yer aşırı kalabalıktı.

Çıkışa yaklaşırken, sağında ve solunda birer adamın belirdiğini farketti. Onu görmüyormuş gibi ileri bakıyorlardı ama bir şekilde hoşuna gitmeyecek kadar yakınındaydılar. Üstelik onunla aynı hizada kalmak için çaba gösteriyorlardı.

Maynard sıkıştırılmaktan nefret ederdi. Birilerinin direkt arkasından yürümesinden de hoşlanmazdı. Adımlarını yavaşlattı ve ceplerinde birşey arıyormuş gibi yapmaya başladı.

Aynı anda sert bir şey hissetti sırtında ve bir ses, “Sakin sakin yürümeye devam et arkadaş, dikkat çekmeden!” diye fısıldadı.

Dışarıda şık bir araba duruyordu. Sırtındaki baskı sayılmazsa kibar bir şekilde bindirdiler. Adamlar iki yanına oturdu ve araç hareket etti.

“Nereye gidiyoruz?”

Düşününce çok anlamsız bir soruydu ama bunu yalnızca artan tedirginliğini bastırmak için sorduğunun farkındaydı.

“Göreceksiniz.”

“Bu kadarını kendim de tahmin edebilirim. Nesiniz siz, polis falan mı?”

“Yapmayın lütfen, biz hiç polise benziyor muyuz?”

“Öyleyse bir yanlışlık olmalı. Ben bir hiçim, ikinci sınıf bir teknisyen ve adım da...”

“Maynard. Biz sizi ve hakkınızdaki herşeyi gayet iyi biliyoruz. Ayrıca aklı başında biri olmalısınız, verdiğimiz emirlere uydunuz. Buna devam edin. Sırtınıza dayadığımız şey bir pıhtılaştırıcıydı.”

Maynard hiçbir şey söylemedi. Hafif bir baş dönmesi hissetti. Bir pıhtılaştırıcı, kan pıhtılarının oluşmasına, dolayısıyla kesin ölümle sonuçlanan, ani bir kalp krizine neden olurdu. Onu kaçıranlar bu aleti kullanmaya karar verselerdi, yakalarını kolayca sıyırabilirlerdi. Ancak ayrıntılı bir otopsi sonucu gerçek ölüm sebebi ortaya çıkardı ki -bu kurban için bir teselli sayılmazdı.

Araç durdu ve dışarı çıkması için işaret ettiler. Adamlar onu yüksek bir binaya götürdüler ve anti-çekim menfeziyle neredeyse en üst kata kadar çıkardılar.



“Yaklaşın!”

Yüksek tavanlı, geniş odaya hakim, devasa bir yazı masasının arkasından sesleniyordu.

“Oturun!” Çenesini düşünceli bir halde avuçlarına dayamış, tam manasıyla kahve rengi suratlı, şişman bir adamdı.

“Beni duydunuz. Oturun dedim!”

Diz çukurlarına sertçe itilen bir iskemlenin üzerine düştü.

Şişman adam, “Böyle daha iyi. Ufak tefek şeylerde nezaketi tercih ederim, ya siz?”

Çenesini ellerinden kaldırdı ve küçük beyaz dişlerini gösteren bir sırıtmayla, “Hitab etme kolaylığı açısından bana Smith diyebilirsiniz - Bay Smith. Adınız Peter Maynard, yaşınız 30 yıl, iki ay ve on gün. Birleşik Elektronik Şirketleri’nde ikinci sınıf teknisyen olarak çalışıyorsunuz.”

Bir an sustu ve Maynard’ın yüzüne baktı. “Esasen zorlukla ikinci sınıfta tutunabilen, üçüncü sınıf bir teknisyen. İkinci sınıf için salahiyetiniz yok, bu dereceyi yalnızca saflık seviyesindeki dürüstlüğünüz sayesinde koruyabiliyorsunuz. Şimdiye kadar hiçbir şey ‘kaybetmediniz’, yürütmediniz, hiçbir şeyi şahsi ihtiyaçlarınız için kullanmadınız. Dürüst teknisyenler ender bulunur ve işvereniniz bunu takdir etmesini biliyor.”

Soğuk ve hesaplı bakışlarla yeniden gülümsedi. “Siz bir ‘atipik’siniz!... Kafanızda yanlış düşünceler oluşmadan, açıklamama izin verin. Atipik kelimesi, küçük psikolojik farklılıklar için kullanılan resmi bir tanımlamadır. Bu kategoriye oyuncular, sanatçılar, müzisyenler ve diğer yaratıcı kabiliyete sahip bazı insanlar sınıflandırılır. Zaman zaman da biraz farklı özelliklere sahip kimseler ortaya çıkar. Belki bize kazanç sağlayabilecek yararlı özelliklerdir ve biz bu kişileri başkalarından önce ele geçirmeye çalışırız.”

“Anlaşılan psikiyatri enstitüsündeki psikolojik manyetobandlara girme imkanına sahipsiniz.” diye belirtti Maynard, “Bildiğim kadarıyla bandlara kayıtlı veriler gizli tutulur ve kamuoyuna açık değildir.”

Şişman adam güldü.

“Ne kadar eğlenlendirici, saf bir adamsınız.” Maynard’ın yanından arkada duran birine baktı. “Tarafsızların arasından bile böyle birinin çıkabilmesi inanılır şey değil.”

Tekrar Maynard’a baktı.

“Biz büyük bir organizasyonuz ve uzmanlar çalıştırırız. Sizi rutin tetkikler için bu uzmanlara havale edeceğiz. Testler bize faydalı olabileceğinizi gösterirse, şimdiye kadar aldığınız maaşın on katıyla organizasyona alınacaksınız.”

“Onayımla mı, yoksa onayım olmadan mı?”

“Teşekkür ederim, beni açıklama zahmetinden kurtardınız. Aynen öyle.” Arkasına yaslandı ve başıyla işaret verdi. “Götürün!”

Güçlü eller Maynard’ın omuzlarından tuttu.

“Gel bakalım, ahbap!”

Yeniden anti-çekim menfezine götürüldü. Ancak bu sefer sırtındaki o rahatsız edici baskı yoktu ve kendini uyuşmuş gibi hissetmiyordu. Yalnızca 3-D filmlerinde seyrettiği Süpermen ya da mükemmel eğitilmiş bir ajan olmayı diliyordu. Ne yazık ki yakın dövüş teknikleriyle ilgili bilgileri ikinci elden ve çok zayıftı.

Muhafızları atletik ve geniş omuzluydular. Profesyonel oldukları her hallerinden belliydi. Onlara karşı yeni doğmuş bir kuzunun, iki yetişkin kaplana karşı sahip olabileceği kadar şansı vardı.

Yine de çaresizliğinin, içindeki birşeyleri, her an eyleme dönüştürebilecek bir patlama noktasına götürmekte olduğunu hissetti. Önceden tasarlanmamış ve belki de intihar sayılabilecek bir eylem diye düşündü karamsarca, ama içinde biriken gerilime daha fazla karşı koyamayacaktı. Emniyet subabı bulunmayan bir buhar kazanına dönmüştü, ve çok iyi biliyordu ki sonunda birşeyler olacaktı.

Sokağa çıktıklarında onları bekleyen bir araca doğru iteklediler ve o birden gevşek davrandıklarını farketti. Belki de artık zararsız ya da yaşadığı olaydan sonra fazla dikkate gerek olmayacak kadar sinmiş olduğunu düşününüyorlardı. Sırtına silah dayanmamıştı ve yanındaki adamlar kalabalığın içinde normal görünmeye çalışıyordu.

Çaresizlik duygusu tam o anda patlayıp eyleme geçmesini sağladı. Daha harekete başlarken ne kadar soğukkanlı ve hesaplı davrandığını şaşırarak fark etti. Kendini yana attı ve sağındakine adımı havadayken çarptı. Hemen solundakine döndü ve kemikli teknisyen yumruğunu sıkılmış halde midesine gömdü. ‘Sağdaki’ sendeledi, elini cebine sokmağa çalıştı, ayakları birbirine dolandı ve yüzüstü yere kapaklandı. ‘solundaki’ inleyerek ikibüklüm oldu.

Maynard, kaldırımda sürünerek ilerleyen ve çarpıp iten kalabalığın içine atladı, zikzaklar çizerek insan yığınının içinde kayboldu.

İki dakika içersinde bir dörtyola ulaştı, sola döndü. Bir metro istasyonunun girişinde duruyordu. İçeriye akan insan seliyle birlikte metroya daldı. Kalkmak üzere olan bir treni son anda yakaladı. Bir sonraki istasyonda trenden indi, rayları geçip başka bir trene atladı ve beş durak ters istikamete gitti. Otuz dakika sonra kenar mahallelerin birinden yer yüzüne çıktı. Bu arada dokuz kere daha tren değiştirmişti. En azından bir süre için emniyette olmalıydı.

Kan ter içinde, eli ayağı titreyerek yol kenarındaki bir otomattan içecek aldı. Etrafına bakındı. Biraz ilerde bir kapı ‘yeşilalan’ yazısı taşıyordu. Şehir parklarından biri olmalıydı. Orada hiç değilse bir bankın üzerinde biraz dinlenip, düşünebilirdi. Ayrıca düzenli aralıklarla bekçiler geziyor, güvenlik kameralarıyla park alanı düzen bozuculara karşı gözetleniyor ve daima bir iki polis bulunuyordu.

Kapıdan girdiğinde etrafı yeşilliklerle çevrili, çakıl taşı dökülmüş bir yol kıvrılarak parkın içlerine ilerliyordu. Biraz ilerde bir gölün pırıltısını farketti. İki tarafı ağaçlı güzergahlar, Meşe altlarında davetkar oturma yerleri ve orada burada gezinen insanlara rağmen bir yalnızlık duygusu vardı.

Boş bir bank buldu ve kendini yumuşak psoydo-ahşabın üzerine attı. Şimdi düşünmek zorundaydı. Bir çıkmaza girmiş olduğunun bilincindeydi. Hayatının bir bölümü ani bir şekilde sona ermişti. Bir daha asla işine ya da eve dönemezdi. Onu oralarda bekliyor olacaklardı.

Yıllar boyunca kenara koyduğu ve istediği bankadan çekebileceği bir birikimi vardı ama bu para bir servet sayılmazdı. O para deniz aşırı bir kıtaya gitmesine yeterdi, ama çok daha fazlasına değil. Asla yıldız kolonilerinden birine gitmesi için yetmezdi. Sübvanse edilmemiş bir yolculuk, ışık yılı başına en az üçbin tutmalıydı ve o zaman bile Arz’ın ve hedef gezegenin resmi onayı gerekiyordu.

Durumunun ne kadar umutsuz olduğunu şimdi daha iyi anladı. Sürekli kaçmak zorunda kalacaktı ve karanlık, belirsiz bir gelecekle karşı karşıyaydı. Polis? Onlara ne anlatabilirdi ki? Asla ıspatlayama-yacağı bir hikaye. Ona inansalar bile, ki bu oldukça şüpheli, ne yapabilirlerdi ki? Polis teşkilatı gibi işi başından aşkın bir kurum, böyle müphem bir hikaye için daimi bir koruma vermezdi.

Yüksek sesle ofladı ve ceplerinde sigara aramağa koyuldu.

“Al arkadaş, hiç uğraşma!”

Bir el, burnunun ucuna yanan bir sigara tutuyordu. Aynı anda soğuk bir şey ensesine değdi.

“Merak etmeyin, alın, bu sizin kullandığınız marka ama numara yapmak yok!” Adam arkasından yanına geçti. Önceki muhafızları gibi atletik ve profesyonel görünümlüydü, hatta onlara benziyordu. Yalnızca fiziği ve saç rengi biraz farklıydı. Rahat bir şekilde cebinde duran sağ eli, kendisine doğru çevrilmiş bir silah tutuyordu.

Maynard omuz silkti ve sigarayı aldı.

“Uzun sürmedi...”

“Neden sürsün ki? Bizim her yerde ajanlarımız var arkadaş. Bir bakıma da iyi oldu, dersinizi almış oldunuz. Kurtuluş yok, hiçbir yere kaçamaz, hiçbir yere saklanamazsınız. Nereye giderseniz gidin ve hatta, ne kadar hızlı giderseniz gidin, öbür uçta daima hazır bekleyen biri olacaktır. Yo hayır, hemen kalkmanıza gerek yok, sigaranızı bitirebilirsiniz. Sizi geri götürdüğümüzde sıradaki dersinizi de alacaksınız. Ondan sonra bir daha kendi başınıza iş açmaya kalkışmazsınız.”

Bir polis memuru sallana sallana önlerinden geçiyordu. Yanındaki adam, “Merhaba Fred, güzel bir mesai değil mi?” diye seslendi.

“Merhaba bay Combes. Evet, bu mevsimde, ücretli izin gibi oluyor.” Polis memuru, arkasına bile bakmadan yoluna devam etti.

“Hadi, peşinden koşun!... Ona benim, yani ünlü bir işadamının bir silahla size nişan aldığını söyleyin!... İşte, size anlatmama gerek kalmayan bir ders daha Maynard. Etrafınıza bakın. Bir sürü insan, ama kime güvenebilirsiniz ki? Kim şu anda aslında sizi gözetlemiyor?”

Maynard, içinin buz kesildiğini hissetti. Yarısına gelmiş sigarasından çekti ve artık ona düşmanca görünen dünyaya baktı. Adamın söylediği muhtemelen doğruydu. İlerdeki bankın üzerinde uyuklar görünen bir yaşlı, elleri cebinde amaçsızca dolaşan delikanlı, her ikisi de düşman olabilirdi. Sonra çiçek tarhını seyreden uzun boylu adam, bebek arabasıyla gezen genç bir çift. Ama yok, bebekli birileri olamazdı herhalde. Yine de insan emin olabilir mi? Normal bir hayatları olan, sıradan insanlara benziyorlardı. Önlerinden geçerken, heyecanla birbirlerine bir şeyler anlattıklarını duydu.

Ve birden adam bebek arabasını çevirip hızla öne doğru itti. Araba oturdukları banka çarptı. Tam Maynard’la yanındaki adamın arasına. Aynı anda kadının elinde bir şey parladı. Muhafızı ayağa kalkmaya çalıştı ama yarı yolda ağzı açık, cansız bedeni geri düştü.

Kurtarıcısı -eğer o bir kurtarıcıysa- bir adımda yanına geldi.

“Hadi Maynard kalk! Fazla zamanımız yok. Bu taraftan!”

Sürüklercesine ağaçların altından çektiler. Bu arada gökten bir şey indi ve vızıldayarak yerden yarım metre yukarda beklemeye başladı.

“İçeri!”

Güçlü ve hızlı eller Maynard’ı kavradıkları gibi yukarı kaldırıp aracın kapısından içeri çektiler. Diğerleri de arkasından atladı. Kapı yerine oturdu ve baş döndürücü bir hızla yükseldiler. Kalbi duracak gibi oldu, bilincini kaybetmek üzereyken yükseliş yavaşladı.

Etrafına bakındı. Sıradan bir hava taksisinin içindeydi. Zorlukla yerden kalkıp yanındaki koltuğa oturdu.

“Ucu ucuna!” dedi kadın, “Tam hesaplanmış ve iyi bir şekilde tatbik edilmiş, ama rahat bir yaşantı için fazla ucu ucuna.”

Maynard, kadının oldukça ilginç olduğunu düşündü, zayıf ve bir biçimde asabi görünüşüne rağmen.

“Her zaman öyle olmuyor mu zaten?” Adam sarışın, biraz tıknaz yapılı, geniş omuzlu ve güneşin altında çok kaldığını belli eden koyu bronz tenli biriydi.

Maynard’a baktı. Cebinden bir şey çıkardı ve kendisine gösterdi.

“Tamam, sakin olun. Biz polisiz, özel departmandan. Siz şimdi emniyette sayılırsınız - ve tespit edildiniz. Yeni konumunuz hakkında ne düşünüyorsunuz?”

“Nasıl?”

“Affedersiniz. Suratınızdan bir şey anlamadığınızı okuyabili-yorum. Siz eskiden tarafsızdınız, ama şimdi savaşanlardansınız. Bunu daha sonra açıklayacağım. Bu arada sizin hikayenizi duymak istiyoruz.”

Maynard her şeyi ayrıntıyla anlattı.

“Ah, demek bu yüzden. Monitörlerimizden biri kaçışınızı tespit etti, ve organizasyondan biri olmadığınıza göre, onlar için önemli olduğunuz sonucuna vardık. Ve onlar için önemli olan, bizim için de önemlidir. Bu yüzden kurtarma operasyonunu düzenledik. Psiko-bandlarınızı incelettireceğiz.” Elini uzattı, “Bana Dawnson deyin. Ortağımın adı da Maureen.”

“Memnun oldum ama neler olup bittiğini öğrenmek istiyorum.”

“Tabii ki. Aslında çok basit. İnsanlığı üç bölüme ayırın: Tarafsızlar, kanun adamları ve organizasyon. Siz tarafsızdınız, yani olan biten hiçbir şeyden haberiniz yoktu. İnsanlığın üçte biri bu durumda. İnsanlar gözlerinin önünde cereyan eden olayların farkında değiller ve diğer her iki taraf da bunun böyle kalmasına gayret ediyor. Oldukça sıkışık durumdaki kanun adamları, bu bilginin tarafsızlarda yol açacağı anarşi ve uygarlığın çöküşünü engellemek için, rakiplerimiz ise bunu kullanabilecek ve arkasına saklanabilecekleri için. Ayrıca hiçbir yırtıcı hayvan, av olmadan yaşamını sürdüremez ve doksan milyar tarafsız iyi bir gelir kaynağı oluşturuyor. Organizasyon - bundan sonra düşman diyelim - meşru paravanlar ardından çalışır ve büyük bir servet içinde yüzer.”

“Siz şimdi bana bugüne kadar bir savaşın ortasında yaşadığımı ve bunun farkında olmadığımı mı anlatmaya çalışıyorsunuz!?...” Maynard dehşete düştü.

“Siz, bilmeden düşmana para sağladınız,” diye anlattı Dawnson sakin sakin, “Organize suç, sendikalara nüfuz edeli beşyüz yıl oluyor!”

“Bütün bunların boyutu nedir peki?”

“Çok büyük! Fazlaca büyük. Düşman, haber ajanslarının üçte ikisini, tüm talih oyunları ve kumar branşını, spor karşılaşmalarını, her türlü ahlaksızlık ve fuhuş faaliyetlerini ve eğlence sektörünün yüzde doksanikisini elinde tutuyor. Diğer alanlarda, örneğin nizami polis teşkilatı, ordu, belediye ve devlet makamlarında, her üç kişiden biri düşmandan maaş alır. Ayrıca kanun dışı faaliyetlerde bulunan hiç kimse -büyük ya da küçük- organizasyon dışında çalışamaz. Biri bunu yapmağa kalkıştığında, bizzat organizasyon tarafından ele verilir ve böylece polis spektaküler bir tutuklama gerçekleştirir ki; tahmin edeceğiniz gibi, bu tutuklama anlaşılır sebeplerden, düşmanın basın organlarınca övgüler yağdırılarak halka bildirilir.”

Maynard, alnını kırıştırdı.

“Kulağa sanki kaybeden tarafmışsınız gibi geliyor.”

“Yaklaşık 420:1 oranla azınlıkta sayılırız” diye belirtti Maureen. “Köşeye sıkımış vaziyetteyiz ve düşman bunun farkında. Sahip olduğumuz her aracı biliyorlar ve tahminimizce tüm elemanlarımız hakkında eksiksiz dosyaları var. Yegane avantajımız, daha yüksek bir etkinlik derecesine ve eskimiş bir felsefeye göre, adanmışlığa sahip olmamızdır.”

“Açık söylemek gerekirse,” dedi Dawnson, “şu anda savaş hakim ve tekrar soruyorum: Yeni konumunuz hakkında ne düşünüyorsunuz?”

Maynard asık suratla baktı.

“Buna celp edilmek desek daha doğru olur herhalde. Teşkilatınız için uygun olup olmadığımı nereden biliyorsunuz?”

“Bunu bilmiyoruz ve şartlarımız için uygun değilseniz sizi göndermek zorunda kalacağız. İşimize yaramayan birini bünyemizde barındırma lüksümüz yok. Üzgünüm, size merhametsizce gelebilir ama dediğim gibi, savaştayız. Belki bandlarınızdan işe yarar birşeyler çıkar ya da rutin araştırmalarda uygun bir eleman olabileceğiniz tespit edilir.”

Dawnson kısa bir kahkaha attı.

“Doğrusu bana kalırsa şansınız çok yüksek. Kaçarken Grimmond’un midesine yerleştirdiğiniz yumruk, sizi elit sınıfa sokacaktır.”

Maynard bir şey söyleyemeden taksi durdu ve kapı açıldı. Dışarı çıktığında yapay ışık ve başlarının üzerinde bir çatı farketti. Dawnson elini salladı.

“Araçlarımızı dışarıda bırakamayız. Düşman uzaktan kumandalı sabotaj aletleriyle çok tehlikeli. Gelin, uzmanlar sizi bekliyor bile.”



Uzmanlar, işadamları gibi görünüyordu ve konuşma sorgulamaya dönüştü.

“Evet, bay Maynard. Bandlarınızı inceledik ve evet, normalden ufak bir sapma var -ah, buyrun oturun lütfen - yo hayır- karşıda ışığın altında.”

Sandalyelerini çektiler ve tam karşısına oturdular.

“Dosyanızdaki bilgilere göre, vasatın biraz üstünde ama titiz bir çalışandınız. Bunun dışında son derece dürüst ve ahlaklıydınız -neden?”

“Anlayamadım...“

“Siz, arada, fazla malzemeleri satmak suretiyle para kazanmadınız. Diğerleri bunu yapıyorlar, siz neden yapmadınız?”

“Benim malım değildi.”

“Tabi ki, ama bu bir prensip miydi, yoksa olabilecek sonuçlarından mı çekiniyordunuz?”

Maynard’ın kan beynine sıçradı.

“Bunu analiz etme çabasına hiçbir zaman girmedim. İnsan ya kurallara uyar, ya da uymaz.”

“Ne kuralı? Sizden başka kimse kurallara uymadı, öyleyse siz niye?”

Maynard yerinde doğruldu.

“Kurallar vardır ve başkaları onları gözardı ediyorsa benim de onlara uymam gerekmez.”

“Siz, bireyci misiniz?”

“Kendi ayaklarımın üzerinde dururum, eğer bunu kastediyorsanız?”

“Çok iyi, ama biz şunu öğrenmek istiyoruz: Seçmiş olduğunuz bu prensipler dolayısıyla, kendinizi asil ya da diğer insanlardan üstün mü hissediyordunuz?”

“Nereye varmak istediğinizi anlamadım ama bunun üzerinde hiçbir zaman düşünmedim. Benim için önemli olan kendimle barışık yaşamaktı.”

İfadesiz bakışlarla süzdüler Maynard’ı, sonra içlerinden biri:

“Oldukça kendi halinizde yaşıyordunuz, kendinizi diğer insanlardan farklı mı görüyorsunuz?”

“Aslında hayır, sadece, galiba onlar benim hoşlandığım şeylerden hoşlanmıyorlardı. Ortak yanlarımız yoktu, bilirsiniz.”

“Ama yine de çevrenizde sevilen biriymişsiniz, bunu nasıl açıklarsınız?”

“Ben kendi işime bakarım ve insanları dinlemeyi severim.”

“Geçerli bir sebep, bundan yola çıkabiliriz. Peki, aklınıza sizi diğer insanlardan ayıran bir özellik geliyor mu?”

“Hayır.”

“Yaratıcı kabiliyetiniz filan yok mu?”

“Ağız mızıkası çalarım, şiir okurum ve klasik müzik dinlerim -hayır.”

“Herhangi bir biçimde doğaüstü algılama konularıyla ilgilendiniz mi hiç? Ya da o konuda birşeyler öğrendiniz veya kendinizde öyle bir şey farkettiniz mi?”

“Hayır.”

“Uykunuz nasıldır, bay Maynard?”

“Genelde gayet iyi.”

“Rüya görür müsünüz?”

“Evet, görürüm. Herkes görür öyle değil mi?”

“Soruları biz sorarız. Her gece rüya görür müsünüz?”

“Bilmiyorum, ama oldukça sık gördüğümü söyleyebilirim.”

“Rüyalarınızı hatırlayabiliyor musunuz?”

“Eğer hemen arkasından uyanırsam.”

“Rüyalarınız canlı mıdır?”

”Evet.”

“Renkli mi, siyah-beyaz mı?”

“Renkli.”

“Eee, bir dakika lütfen.” Kendi aralarında sessizce konuştular.

“Bir soru daha: Rüyalarınız genelde anlamlı mıdır?”

“Yarı yarıya.”

“Yüzde elli, yüksek bir oran.”

İçlerinden biri ayağa kalktı.

“Bay Maynard, karanlıkta yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Ancak rüyalarınız, sizdeki sapma için elimizdeki yegane ipucu. Bu yüzden size kısa bir uyku seansı uygulamayı öneriyoruz. Küçük bir hipno-hapı yutacaksınız ve onun yardımıyla, uyurken göreceğiniz rüyayı bize anlatacaksınız.”

“Rüya göreceğimi nerden biliyorsunuz?”

“Rüyalar, bilimin çok iyi bildiği, belirli uyku katmanlarında ortaya çıkar. Bu hap, sizin o uyku katmanında kalmanızı sağlayacak.”

Aralarından biri öne çıktı.

“Bunu şimdi yutarsanız lütfen - biraz suyla birlikte. Evet, güzel. Koltuğunuzun arkasını biraz aşağı indireceğiz. Gevşeyin lütfen Bay Maynard, endişelenmenize hiç gerek yok.”

Ağır ağır, adeta kayarcasına uykuya ve hemen rüyaya geçti. Başlar başlamaz rüya gördüğünün farkındaydı ama buna rağmen herşey öyle canlı ve gerçekçiydi ki, sanki başka bir yerde uyanmış gibi hissediyordu.

Geceydi. Önce gökyüzündeki yıldızları gördü. Yıldızlar çok fazlaydı ve oldukça parlaktılar. O yıldızları daha önce hiç görmemişti ama yine de tuhaf bir şekilde tanıdık geliyorlardı.

Bir yerlerde, birşeye çarpan su sesiyle beraber ahşap gıcırtısı duydu - bir yelkenli! Bir gemide duruyordu! Yelkenleri sarkan, ağaçtan yapılmış büyük bir yelkenlinin üzerindeydi.

Daha sonraları rüyasını anımsadığı zaman, kendi kimliğini hangi aşamada yitirdiğini bir türlü hatırlayamayacaktı.

Bir an uykuda, rüya gördüğünün tamamen bilincinde olan Maynard’dı, bir an sonra ise Matt Kern adında biriydi ve Matt Kern, Peter Maynard diye birini hiç duymamıştı.

Matt Kern, güvertede huzursuzca yürüyordu. Küpeşteye yaklaştı, ellerini üzerine dayayarak, gözlerini aşağıdaki suya dikti. Hala ışıl ışıldı, gemileri paramparça eden kralörücüsü’nden eser yoktu. Böylece ertesi gün, şafakla birlikte uygun şartlarla Terrentis’e ulaşabilirlerdi. Hemen hemen uygun şartlarla; güneş karadaki topçuların ve Portis Royal-Filosu’nun gözünü alacaktı.

Sinirli hareketlerle hançerine dokundu. Krallık filosu: Yetmişaltı savaş gemisi ve otuz ağır silahlı, hızlı yelkenli. Bütün bu savaş gücünü, Terrentis limanı savunmasına ait toplar da dahil olmak üzere tek bir savaş gemisiyle yeneceklerdi.

Ürperdi. Bir şansının olduğu hiçbir dövüşten kaçınmazdı ama bu düpedüz intihar sayılırdı. Ancak - tereddütle baş tarafa baktı - topun gerçekten işe yaraması durumu haricinde.



--o0o—





BÖLÜM II



Kern, geminin baş tarafına ilerledi. Tedirgin bakışlarla, uç kısmı huni şeklinde açılan, dar, uzun namluyu inceledi. Alet, topa benzemiyordu bile. Üzerindeki pirinç rengi objeler, hiçbir şekilde gülle ya da zincirleme ateşleyici olamazdı.

Gerçekte bu topun sihirli bir alet olduğunu düşünüyordu. İnsanlar arasında, hükümdarın Karadağlar’da yaşayan şeytanlarla anlaşma yaptığına dair dedikodular dolaşıyordu. Karanlık gecelerde, titrek ışıkları, nöbetçi kulelerinden gözlenen şeytanlarla.

Birden, havanın aydınlanmaya başladığını farketti - biraz daha zaman alırdı, ama -

Çok zaman geçmiş gibi gelmedi. Güneş, aceleyle Terrentis’in yeşil yamaçlarından yukarı tırmanıyordu.

Limanın sol tarafında, ince, siyah bir duman sütunu göğe doğru yükseldi. Neredeyse aynı anda, sağ tarafta da ikinci bir sütun göründü.

Sinyal ateşi!

İstilacı farkedilmişti. Kızıl rengi yelkenler kendisini ele vermiş, düşman gemisi pupa yelken saldırıya geçiyordu.

Daha bunları düşünürken, uyarı çanlarının çınlaması, boğuk sesle, dalgaların üzerinden kendilerine yetişti. Garnizon, şehir ve tüm filo uyanmış, hazır bekliyordu. Ani baskın avantajları buraya kadardı.

Umarsızca ilerlediler. Limanda, yelkenler kraliyet filosunun direklerinden yükseliyordu. Irgatların nasıl çevrildiğini ve çıpaların yeşil sulardan yükselişini gözlerinin önüne getirebiliyordu.

“Yelkenler faça!”

Kern dona kaldı. Yelkenler faça mı? Doğru mu duymuştu? Ama yelkenler iniyordu ve gemi demir atmıştı.

Saldırıya geçebilmek için daha en az dörtyüz boy mesafe almaları gerekirdi. İşin kötüsü, kraliyet savaş gemilerinden üçü yan yana limandan çıkmıştı. Muharebe gücü ve menzil açısından kendi gemisinden yaklaşık oniki boy daha üstün gelen gemilerdi.

Ve gök yarılırcasına bir gümbürtü koptu. Kern, top patlamasına alışkındı, ama böyle bir gümbürtüye değil. Birileri demir bir çekiçle dev bir gonga peşpeşe vuruyor gibiydi, öyle hızlı ki, vuruşlar arasında aralık duyulmuyordu.

Ağzı açık, öndeki savaş gemisinin kızıl alevler ve simsiyah bir duman fıskiyesi halinde parçalara ayrılışını seyretti. Geminin ana direği yelkenle birlikte havaya uçtu ve sular fışkırtarak denize düştü.

Olan biteni kavrayamadan, ateş ve duman ikinci geminin de sancak tarafını parçalamıştı. Gemi derhal yan yatıp sulara gömüldü. Üçüncü gemide bir etki göremedi, ancak dürbünüyle baktığında artık direkleri olmayan bir enkaza dönüştüğünü ve alevler içinde kıç taraftan bakmakta olduğunu gördü.



Maynard yavaş yavaş uyandı ve hayretle uzmanların sayısının ona çıkmış olduğunu gördü.

Henüz tam olarak kendine gelemeden, soru yağmuruna tuttular.

“Gemi ne büyüklükteydi? Yıldızları tarif edebilir misiniz?”

Daha cevap verirken, diğerlerinin heyecanla kendi aralarında konuştuklarını duydu: “Cisterin, en ufak bir şüphe yok. Bu durum ilave kuderium-depolarını açıklıyor. Hisselerin oniki puan düşmesine şaşmamak lazım. Ahbaplarımız bol bol çıkarmışlar demek ki.”

“Peki, devriyeleri nasıl geçmiş olabilirler?”

“Bu konuda ben de sizden fazlasını bilmiyorum. Beni kızdıran, vakit geçirmek için Tanrı’yı oynamış olmaları.”

Yaşlıca bir ses:

“Yoo hayır, asla yalnızca vakit geçirmek için değil. Gelin ve şuna bir göz atın...”

Uzmanlardan biri yanlarından ayrıldı ve Maynard’a döndü.

“Eh Maynard, hiç şüphe yok, büyük bir bomba patlattınız. Bu arada bir kaç kelime özel konuşalım. Bu taraftan lütfen.”

İçinde çok az eşya bulunan küçük bir odaya götürdü ve bir koltuk gösterdi.

“Oturun Bay Maynard - arzu ederseniz sigara içebilirsiniz, şurada duruyorlar.”

Uzman da oturdu ve düşünceli biçimde Maynard’a baktı.

“Testi geçtiğinizi bildirmekten zevk duyuyorum. Oldukça sert sorulara verdiğiniz ve banda kaydedilen cevaplarınız, psikiyatri komisyonumuz tarafından incelendi ve memnuniyet verici bulundu. Bilgisayar analizi, komisyonun vardığı sonucu tasdikliyor. Uzun lafın kısası bay Maynard, içiniz dışınız tetkik edildi, potansiyel ajan olarak psikiyatrik incelemeye tabi tutuldunuz ve uygun bulundunuz.”

Bir an sustu ve gülümsedi.

“Uygunluğunuz dışında, gayri resmi bazda konuşacak olursak, sizin hakikaten çok işimize yarayacak bir yeteneğe sahip olduğunuzu söylemeliyim. Ama bir nokta var ki, o da sizi teşkilatımıza katılmak için zor kullanamayacağımızdır. Böyle yöntemler için bu iş, fazlasıyla özveri istiyor ve çok tehlikeli. Gönülsüz bir eleman bize faydalı olamaz ve düşman küçük zaafları kullanmada oldukça beceriklidir. Yani son karar sizin.”

Maynard kaşlarını kaldırarak baktı.

“Nereyi imzalamam gerekiyor?”

“İmzalanacak bir şey yok. Sözlü onayınız yeterli.”

“Tamam öyleyse, ben varım.”

“Mükemmel. Teşkilatımızın değişik alanlarında, ayrıntılı bir eğitim alacaksınız, tabi klasik dövüş antrenmanlarının yanı sıra. Bu dönemde size yardımcı olması için bir eğitmen tayin edilecek. Çok fazla saha tecrübesi olan ve görevi, sizi sadece hayatta kalabilen değil, gerektiğinde inisiyatifi de ele alacak, karar verebilen bir eleman haline getirmekdir.” Kolluğundaki düğmeye bastı, “Reed’i bana gönderin lütfen.”

Birkaç saniye geçmeden kapı açıldı ve hemen tanıştırıldılar.

“Evet, şimdi sizi başbaşa bırakayım. Reed, sizin hakkınızda eksiksiz olarak bilgilendirildi, Maynard.”

Reed, ince uzun boylu, oval yüzlü, hafif kambur duran bir adamdı. Solmuş ve yorgun görünen mavi gözlerinde ifadesiz bir bakış vardı. Maynard’a tecrübeli bir ajan gibi görünmüyordu.

Reed, ceketinin iç cebinden bir sigara çıkardı ve alt dudağına yapıştırdı. Yakmak için bir nefes çekerken sigara dikildi, sonra yine gevşek halde sallanmaya bıraktı.

Başını eğdi.

“Benimle gelin! Ne kadar erken başlarsak o kadar iyi.”

Caddeye yukardan bakan, geniş, yüksek bir pencereye yaklaştılar. Reed parmağıyla cama tıkladı.

“Saydam çelik, dış tarafı opak. Asla kırılamaz. Burası bölge kontrol binası ve aynı zamanda bir kale.”

Sigarasından bir nefes çekti.

“Şimdi söyleyeceklerim size dramatik gelebilir, ama hiçbir abartı yok. Sadece yalın bir durum tespiti. Hayatta kalabilmek için asla unutmamanız gereken bir bakış açısı. Aşağıya bakın. Caddelere, binalara ve insanlara bakın, burası sizin savaş alanınız. Düşman burada bekliyor. Üniforma giymeyen ve bu yüzden bir dost ya da tarafsızdan ayırtedilemeyen bir düşman. Arkanızdan yolda yürür, yemek yerken yanınızda oturur, belki de umumi havuzda sizinle birlikte yüzer. Sigarasını yakmak için ateş isteyebilir, otelde önden buyurmanızı söyler, size bir uçak satmaya çalışır ya da bir şekilde, yastığınızda parfüm kokusunu bırakır.”

“Düşman genç, yaşlı, kadın, erkek ve her yerdedir. Sizi duvardaki bir mikro-lekeden izler, yerde gökte takip eder ve yıldız kolonilerinden birini ziyaret ettiğinizde orada hazır bekliyor olur. Bir restorana, gece kulübüne, tiyatro ya da kumarhaneye ayak bastığınız anda, aletleri ceplerinizi araştırır. Düşman, sizin silah ya da uğurlu bir eşya taşıyıp taşımadığınızı ve cüzdanınızda ne kadar para olduğunu bilir. Kimlik bandları, daha önce oraya gelip gelmediğinizi söyler ve gelmişseniz, size ait bir dosya açılmıştır. Çok içki içtiğinizi, sporu sevdiğinizi ya da sadece iş konularıyla ilgendiğiniz bilirler. Düşüncesiz ya da dikkatli olduğunuzu, iyi bahşiş bıraktığınızı ya da kadınlara düşkün olup olmadığınızdan haberdardırlar. Ve gün gelir düşman, bu zaaflarınızdan kazanç sağlamak için bütün kozları elinde tutuyor olur.”

Reed ara verdi ve sigarasının izmaritini atık kumbarasına attı.

“Etrafınıza bakın, ‘Hotel Le Grande’, düşmana ait, ‘United Benefits’ sigorta şirketi, şehirdeki en yüksek ikinci bina ve düşmanın merkezi. Buradan düşman tüm kıtaya yayılan, şantajla haraç koparma işini yürürtür. Bunu öyle akıllıca yaparlar ki, Dünya’daki hiçbir avukat ya da kompüterize hukuk programı, somut suçlamada bulunamaz. Sigorta tazminatları derhal ve yüksek meblağlarla ödenir. Yalnızca sigortaya ihtiyaç duymayan insanlar zarara uğrar.”

Maynard, Reed’e baktı.

“Onlara ben de para yatırdım.”

“Hiç şaşırmadım. Durun tahmin edeyim. Önceleri sigortalanmayı redettiniz, yaklaşık bir hafta sonra da küçük bir yangın çıktı.”

“Tam değil. Fırtınada pencerem çatladı ve her yeri su bastı.”

“İşte, ve nihayet sigortalanmanız gerektiğine ikna olduğunuzda, primler yükselmişti.”

“Hmm, evet.”

“Her gün yaşanan bir durum.” Dışarıda bir yeri işaret etti. “Hızlı Seyahat A.G., aynı şekilde düşman kalesi. Eğer kendinize ait bir arabanız ya da uçağınız yoksa -tabi United Benefits’de sigortalı- sizi havadan, sudan ya da karayolundan, istediğiniz yere düşman taşıyacaktır. Düşman tekelcilik sayesinde genişleyip büyüyebiliyor.”

Bir ara verdi ve saatine baktı.

“Bir şeyler yeme vakti geldi. Sonra da biraz dinlenip 3-D aygıtının karşısına geçeriz. Lojmanımda bir tane var. Bugünkü program oldukça ilginç olmalı.”



“Cuma akşamı programları,” dedi Reed, 3-D aygıtını açarken. “Frenleri tutmayan bir Kan-ve-Dövüş-Tiyatrosu, kitleler tarafından çok sevilir. Eski Western filmleriyle, hırsız-polis komedisinin karışımı gibi, biraz da uzay filmi nostaljisi katmışlar.”

Ekran aydınlandı. Bir kadın şarkı söylüyordu.

“Ah evet, Ethel Raymond, oldukça popüler,” dedi Reed. “Ayrıca o bir tarafsız. Haftalık brüt geliri, aşağı yukarı yüzbin ve bundan kendisine yaklaşık yirmibeşbin kalır. Bazen tüm masumiyetiyle masraflarının çok fazla olduğunu söyler. Tabii düşman, tüm eğlence sektörünü elinde tutuyor. Bu kadın, onlar için şakıyan bir altın madeni olmalı.”

Her zamanki reklamlar araya girdi ve sonra esas program başladı. Bu seferki, ilkel bir gezegene inen, dev uzay gemisiyle ilgili bir filimdi.

Artan bir can sıkıntısıyla, yirmi dakika seyretti ve sonra ayağa fırladı. Bu limanı biliyordu! Terrentis! Demirlenmiş vaziyetteki kraliyet filosu ve uzaklarda, ufukta kızıl yelkenleri olan bir nokta.

“Yeterince gördünüz sanırım.” dedi Reed ve aygıtı kapattı. “Benimle tatbikat odasına gelin. Değişiklik olsun diye düşmanın burnunu sürteceğiz.”

Tatbikat odası Maynard’ın tahminlerine hiçbir şekilde uymuyordu. Bir sürü alet, hareketlilik ve gürültü beklemişti ama gördükleri, uzun bir masanın etrafında oturan adamlar ve birkaç tane ekrandan ibaretti.

İçeri girdiklerinde, babacan görünümlü şişman bir adam ayağa kalktı.

“Ah Reed, görüşemedik uzun zamandır - nasılsın? Bu da bizim yeni adayımız Maynard olmalı - aramıza hoş geldiniz” Geniş bir gülümsemeyle Maynard’a baktı. “Az sonra, düşmanın tepesine tokmağı nasıl indirdiğimizi göreceksiniz, ama önce biraz bilgi vermeliyim. Kusura bakmayın, çok kısa geçeceğim ama bütün veriler düzgün bir biçimde toparlandı ve şansımız da yaver giderse, düşmanın yönetici kademesinden, epey bir adamın işini bitireceğiz.”

Bir iskemleye işaret etti, “Lütfen oturun, rahatınıza bakın.” Kendisi de karşısına geçip oturdu. “Tarih bilgilerinizden de hatırlayacağınız üzere, dört yüzyıl evvel, yıldız kolonilerimiz arasında bir bağımsızlık savaşı yapılmıştı. Savaş esnasında, yeni keşfedilip kolonize edilmiş gezegenlerden dört tanesi tecrit edildi. Hayati ihtiyaçları taşıyan ikmal gemileri gönderilmedi ve bunu takip eden yüzyıl savaşlarında kolonistler tüm teknolojilerini kaybettiler. Bilim, yerini batıl inanca bıraktı. Dünya tarihinde onaltıncı yüzyıla tekabül eden bir döneme gerilediler. Ki, bu yine gayet iyiydi. Yani, hafızalarından, kayıtlardan ve üstlerindeki elbiselerden başka hiçbir şeye sahip olmadıkları düşünülürse. Ne zaman biri ölse, onunla beraber bilgi de yok oluyordu, anlıyorsunuz. Durum vaziyetleri hakkında ilk temkinli araştırmalar yapıldığında, oradaki kültürlerin iyiliği için, federasyona katılmadan önce, en azından yirminci yüzyıl seviyesine çıkarılmaları gerektiği sonucuna varıldı. Uzmanlar, çok erken bir temasın, kültürler üzerinde tehlikeli boyutlara varacak olumsuzluklar yaratacağına inanıyorlardı. Ayrıca, güçlenmekte olan düşman tarafından sömürülüp, turistik malzeme haline getirilme tehlikeleri de vardı ve insanlığın yıldızlara kadar çıkan bireysel yükselişinin canlı fidanları olarak örselenip yok edileceklerdi. Bu yüzden, söz konusu gezegenlerin yörüngelerine monitör uydular yerleştirildi ve düzenli bir devriye sistemi kuruldu. Zengin kuderium yataklarına sahip Cisterin gezegeninde, bu önlemleri iki katına çıkardığımızı vurgulamama gerek yok.”

“Ancak düşman oldukça becerikli bilimadamları çalıştırıyor ve onlar, monitör uyduları ve devriyeleri, alarm vermeden geçmeyi başardılar. Elimizdeki rakkamlara bakılırsa, yakalanıncaya kadar, birkaç milyar değerinde kuderium çıkarıp götürmüşler. Bu arada sorumluların canları çok sıkılıyormuş ve oyalanmak için tanrı rolünü oynayıp, eğlenmeye karar vermişler. Gezegendeki iki kıtanın halkı hiçbir zaman dost olmasa da, aralarında açık bir düşmanlık yoktu. Böylece bu beyefendiler, bulundukları süreyi daha zevkli geçirmek üzere, aralarında savaş çıkmasını sağlamışlar. Parlak zekalı birinin de aklına bu işten para kazanmak gelmiş. Niçin birkaç tane kamera koymasınlardı ki? Hem süper bir filim çevirmek, hem de eğlencelerinden para kazanmak, onlar için çok keyifli olacaktı.”

“Filmin kendisi bahse değer, özellikle siz tamamını seyredemediğiniz için. Konu, kahraman bir uzay gemisi pilotunun ilkel bir gezegene düşmesiyle ilgili. Orada asil bir ırkla karşılaşır. Ancak bu ırkın bir sorunu vardır. Ülkeleri ve kıyıları, komşu kıtadan gelen kraliyet filosu tarafından sürekli baskına uğrayıp, zorbaca soyulmaktadır. Halka duyduğu sevgiden dolayı, sıradışı yerel malzemelerle, hızlı atış yapabilen bir top inşa eder ve mevcut tek gemileriyle onlar için savaşa çıkar. Savaş sahneleri oldukça etkileyiciydi tabi ve arka plan öyle iyi kamufle edilmiş ki, sizin rüyanız olmasaydı gerçekleri asla anlayamazdık.”

Kır saçlı uzun boylu bir adam masanın diğer ucunda ayağa kalktı.

“Biz hazırız Bay Sandling.”

“İyi.” Başıyla Maynard’a işaret etti. “Dikkatle izlemeniz yeterli, o zaman her şeyi anlayacaksınız.” Belli belirsiz gülümsedi. “Ayrıca, tek bir silah atışı yapılmadan uygulanan, acımasız savaş yöntemleri hakkında da ders almış olacaksınız.”

Masadaki yerine oturdu.

“Evet Baylar, aldığımız haberlere göre, devriyelerimiz düşmanı hazırlıksız yakalamış. Ancak düşman karşı koymaya çalışmış ve aralarından onaltı kişi yaralanıp yirmisekiz kişi de ölmüş. Yüzyirmi kişi tutuklanabilmiş. Bizim kayıplarımız: Üç ölü ve onbir yaralı. Ama en önemli nokta; düşman evrakı yok etmeye fırsat bulamadı. Bu evrak sayesinde rutin yöntemlerimizi kullanabiliriz. Girişimi yöneten Ginza adında biriymiş.”

“Peki, burada sorumluluk kimdeydi?”

“Macklin’de.”

“Bir dakika dosyasına bakalım.” Adamlardan biri tuşa bastı ve ekrana baktı. “Kırkyedi yaşında, - bu önemsiz - ah evet bu bilgi işimize yarayabilir. Bizim ahbap, yasadışı yollardan edindiği ganimeti değişik bankalara dağıtıyormuş. Hesaplarında bulunan yüksek meblağlara rağmen İsviçre’de de özel bir tasarruf hesabı varmış. Bu hesaptan organizasyonun büyük ihtimalle haberi yoktur. Her zaman, gününün binde ortadan kaybolmak zorunda kalabileceklerini hesaba katarlar.”

“Hesap numarası var mı?”

“Evet, O/43/S.”

“Kasamızdan ne kadar ayırabiliriz?”

“Bu iş için yarım milyon. Paraya daha sonra Kimber-Yasasına dayanarak el koyabiliriz.”

“İyi, o zaman hemen hesabına yarım milyon aktarın.”

“Tamam, halledildi. Macklin’in amiri kim?”

“Emanuel Supoya, belalı bir herif.”

“Hepsi de öyle değil mi?” Konuşan adam tuşa bastı ve masadan bir mikrofon yükseldi. “Sessizlik lütfen, -hay kahretmesin, neredeyse untuyordum. Düşmanın Cisterin girişimi için kullandığı kod adı neydi?”

“Mattilda.”

“Teşekkür ederim. Alo santral? Şimdi çok dikkat edin, sizden önemli bir görüşme bağlamanızı isteyeceğim. Emanuel Supoya ile görüşmek istiyorum ama dışarıdan, sokaktaki bir iletişim kabininden aranıyormuş gibi görünmeli ve sesimi de tanı programlarını yanıltacak şekilde değiştirin -hayır görüntü olmayacak.”

Mikro kulaklığı, kulağına yerleştirdi ve bekledi. Bir süre sonra konuşmaya başladı:

“Evet. Eminim ki Bay Supoya çok meşgul ama notumu iletirseniz benimle görüşmek için zaman ayırmak isteyecektir. Pardon? -Evet tabi ki, ona konunun Mattilda ile ilgili olduğunu söyleyin, haberi var.” Bekledi. “Ah Bay Supoya, ben bir dostum. Birileri Mattilda hakkında konuştu, iki taraflı oynayan biri. Kim olduğunu bilmek isterseniz O/43/S’yi araştırın. İsviçre’deki bir bankada bulunan hesap numarası. Nüfuzunuzu kullanıp konuyu incelettirirseniz, söz konusu kişinin bu işten yarım milyon kazanç sağladığını tesbit edebilirsiniz.”

Bağlantıyı kesti ve memnun bir ifadeyle sırıttı.

“Bu yeterli olacaktır.”

Reed, öne çıktı.

“Beyler, Bay Sandling, belki içinizden biri hatırlar...?” Sesi boğuk ve alışılmadık bir biçimde çekingen çıkıyordu. “Burada söz konusu olan Macklin. Bu işi kapatacak bir kaç kelime etmeme izin verirseniz...“

Adamlar birbirlerine baktılar, sonra anlayış gösteren ifadelerle Reed’e döndüler.

“Son darbe, tabi, elbette. Buna hakkınız olduğunu düşünüyoruz. Gelin, benim yerime oturun. Duvardaki ekrana da yansıtalım. İşi bitirilirken seyretmek istiyorum.”

Reed masaya oturdu ve düğmeye bastı.

“Alo santral, Thorn Macklin’le direkt bağlantı istiyorum. Altıncı sektörden Walter Reed’in görüşmek istediğini söyleyin.”

Birkaç saniye sonra duvar ekranı aydınlandı. Macklin, kırmızı deriyle kaplanmış bir masanın arkasında oturuyor ve purosunun ucunu geveliyordu. Başı kel, siyah gözleri çukura kaçmış, at suratlı bir adamdı.

“Siz de ne istiyorsunuz, küçük adam? Meşgulüm ben.”

“Yapılan bir iyiliği takdir edemeyecek kadar meşgul müsünüz?”

“İyilik mi? Ne iyiliği?” diye alay etti Macklin ağzından purosunu çıkarmadan. Küçümseyen bir ifadeyle sırıtırken, kahverengiye dönmüş dişleri görünüyordu.

“Yarım milyonu, bir iyilik olarak görmüyor musunuz?” diye sordu Reed alınmış gibi.

“Siz neden bahsediyorsunuz?”

Reed, aslında içinden gelmeyen bir gülümsemeyle,

“Ama oldu mu şimdi? Hani şu Mattilda hakkında verdiğiniz bilgiler için vaadettiğimiz yarım milyondan bahsediyorum. Bugün öğleden sonra İsviçre’deki banka hesabınıza havale edildi.” diye açıkladı.

Maynard’a, ekrandaki surat aniden donmuş gibi geldi. Ağzındaki puro çenesine kadar düşmüş, gözlerinin feri gitmişti. Kemikli yüzünde gerilen kasların üzeri, soğuk terden nemlenmiş, parlıyordu.

Reed bağlantıyı kesti, ayağa kalktı ve odadan çıktı.

Sandling, başını düşünceli düşünceli salladı ve kalkıp Maynard’ın yanına geldi.

“Siz, olayın bu kısmını pek çözememiş olabilirsiniz. Reed çok çalışkan ve başarılırdı. Yıllar önce Macklin’i epey tedirgin etmişti, öyle ki adam üç kişilik bir tetikçi grubu gönderdi. Hepsi seçme adamlardı ama yeterince iyi değillerdi ve Reed üçünün de hakkından geldi. Macklin, misilleme için Reed’in ailesine yöneldi. Evinin penceresinden içeri spor-bombası atmışlar. Reed, annesini, karısını ve üç çocuğunu kaybetti.” Konuyu değiştirdi. “Yöntemi anladınız mı şimdi?”

“Az çok anladım. Macklin’e ne olacak?”

Sandling kahkaha attı.

“Onu temizleyecekler tabi. Onu ve kendisine bağlı tüm adamları. Yaklaşık elli kişi gidecek. Bu kanuna göre yaşar ve bu kanuna göre ölürler. Bu işde şüpheli birini kaldıramazlar, ve kanunları acımasız olup, taviz verilmediği için Macklin ölmek zorunda. Aynı şekilde yardımcıları da, çünkü onu kontrol altında tutmak onların göreviydi.”

Konuşmaya ara verdiler. Sandling, ellerini beline dayamış, uzaklara bakıp, bir şeyler düşünür gibiydi. Yeniden Maynard’a döndü.

“Sizin şu yeteneğinizi anladığımı söyleyemem. Hiç şüphesiz en iyi adamlarımız bunun üzerinde çalışıyorlar ama eğitiminizin öncelikli olduğunu göreceksiniz.” Muzip bir ifadeyle gülümsedi. “Şu andan itibaren hayat biraz zorlaşacak.”

“Özel bir durum mu var?”

“Hem de nasıl.” Sandling boğuk bir kahkaha attı. “Biz aptal değiliz. Rakiplerimiz, önde gelen adamlarından birini köşeye sıkıştırıp, günah keçisi damgası vurduğumuzu biliyor. Macklin, onlara ihanet ettiğine inandıkları için değil, yetersiz bulunduğu için öldürülecek. Organizasyonun haberdar olmadığı, ve dolayısıyla bizim de kendisine karşı silah olarak kullanabileceğimiz bir banka hesabına sahip olmaması gerekirdi.” Başını salladı. “Evet, evet, onları, kendi adamlarından elli kişiyi temizlemeye mecbur kaldıkları bir duruma soktuğumuzu gayet iyi biliyorlar. Bundan hiç memnun olmayacaklardır. Er ya da geç, bir misilleme girişimi bekliyoruz.”



Maynard nihayet yatağına girdiği zaman uzun süre uyuyamadı. Düzenli bir dünyadan alınıp, tımarhaneye atılmış gibi hissediyordu. Yeteneğiyle ilgi kafasında bir sürü soru işareti vardı. Bu durum hep uykusunda mı ortaya çıkıyordu? Yoksa ilk kez yaşadığı ve onu normalden sapma özelliğine haiz bir insan sınıfına sokan rüya tecrübesi, bir defalık bir olay mıydı?”

Sonunda uykuya daldığı zaman, iç dünyası rüyalarla dolmuştu ve bu rüyalarda birisi sürekli ona sesleniyordu.

“Peter - Peter Maynard - beni duyabiliyor musun?... Ben Lia, Lia Sternway. Senin gibiyim. Rüya görüyorum. Beni duyabiliyor musun?”

Maynard, cevap verdiğini hayal ediyordu, ancak sonraları bundan emin olamadı.

Rüya soluklaştı ve bir başkasına yer bıraktı. Bu rüyada, onu sıcacık saran ve güvende hissettiren bir karanlık içersinde süzülüyordu. Hiçbir şey göremiyor, duyamıyor, ama yine de korkmuyordu.

Karanlıkta bir yerde konuşmalar, aslında kelimelerden oluşmayıp zihninde beliren görüntüler ya da bilgiler, algılıyordu:

Son derece trajik ama yine de harikulade mucizevi. Olgunlaşmayla beraber değişen yasalar, ve ne yazık ki doğum esnasında bile bir şeylerin ölmesi gerekiyor.

Bunu oluşurken öyle çok kez gördük ki - tıpkı bize de olurken. Gençlik elden giderken, olgunluğun hırkasını giymek ya da yok olmak gerek.

Yine de dersler çok ağır - kendi dış dünyasını bilinç dışı etkileme yeteneği, ürkütücü bir geçiştir.

Ama gerçek, - dikkat! Dinleniyoruz!

Sessiz olalım. Bu beklenen bir şeydi. Bazı tohumlar diğerlerinden daha hızlı olgunlaşır. Bu körpe filize zarar verecek, yardımcı olacak ya da onu engelleyecek hiçbir şey söylemedik...

İçersinde süzülüyormuş gibi hissettiği karanlık hareketlendi, yavaşça akıp, şuursuzluğa taşıyan bir nehre dönüştü.



Uyandığında kendini çok iyi ve canlanmış hissetti. Gördüğü rüyalar ise zihninde berrak bir şekilde duruyordu.

Kendi düşüncesine göre sadece sıradışı iki rüyaydı, ilaç verdikleri zaman gördüğü rüyaya kıyasla bir anlamları yoktu.



--o0o--





Bölüm III



Beklenen misilleme girişimi ilk etapta gerçekleşmedi. Takip eden haftalarda Maynard yoğun eğitimin ne demek olduğunu gördü. Hipno silahlar ve patlayıcıları öğrendi, adam adama saatlerce dövüş antrenmanı yaptı.

“Savaş kirli bir iştir, düşmansa daha kirli, öyleyse onları daha da aşmak zorundasınız.”

Maynard, bir insanı çıplak elle öldürmenin ne çok yolu olduğunu, dehşetle keşfetti.

Reed insanı motive eden bir bilgi kaynağıydı.

“Düşman tüm avantajları elinde tutuyor. Siz etraftaki insanlara dikkat etmek zorundasınız, ama düşman bunu yapmıyor. Kalabalık bir caddede sırf sizi vurabilmek için onlarca masum insanı katletmek umurunda değil.”

Maynard, surat yaptı.

“Sürekli sokak savaşlarından bahsediyorsunuz, tarafsızken bunların hiçbirini duymadım.”

“Evet duydunuz.” Reed duvara yaklaştı ve levhaya dokundu. “Arşiv,... Manşetlere, haber ajanslarına ve geçen haftaki çarpışmalara ihtiyacım var. Evet, ekran bir.” Ekran aydınlandığında eliyle görüntülere işaret etti. “Bunların hepsini okudunuz ya da gördünüz.”

Manşetler görünüyordu ekranda, hayatı boyunca defalarca okuyup alışkın olduğu manşetler.

“Limanda Çete Savaşları” - “İşadamı Sokağın Ortasında Vuruldu, Katil Kaçtı” - “Yolcu Uçağı Şehrin Üstünde İnfilak Etti”

Reed cihazı kapattı.

“Tek bir gün - bütün bir haftayı görmek ister misiniz? Bu manşetlerin hepsi birer cephe raporudur. Tarafsız biri, banka soyguncuları hakkında bir haber okuduğu zaman, gerçekten öyle bir şey var zanneder. Bunun aslında olup biten başka bir olayı örtbas etmek için olduğunu anlamaz. O esnada, olayla alakası olmayan birini yanlışlıkla vuran bir serseri kurşun, özellikle o kişiyi hedef almıştır. On kazadan dokuzu aslında kaza değil, başarıya ulaşmış bir suikast girişimidir. Aynı şekilde bir sürü hastalık da öyle. Biz, her iki taraf da oldukça şaibeli yöntemler kullanıyoruz, kullanmak zorundayız.”

Atış talimi esnasında Reed, tam bir despota dönüştü.

“Aman tanrım, çok yavaşsınız be adam, çok yavaş!... Sizi iki kere öldürebilirdim. Teklemeden yapacaksınız, kayarcasına. Bir hamlede silahı çekip, tetiğe basacaksınız, üç hamlede değil!”



Altı hafta sonra fırtına koptu, ama Maynard’ın ikinci elden, Reed sayesinde haberi oldu.

“Evet, Mattilda olayının acısını iyi çıkardılar. Az önce Pointer’ı çıkarmışlar nehirden.”

“Pointer?”

“Sektör şeflerimizden biri. Anlaşılan onu ve üç korumasını yakalamışlar. Kötü haber, Pointer’ın karşılığı Supoya’dır.”

“Nasıl yani?”

“Savaş var arkadaş. Er ya da geç geri vurmak ya da zayıflığımızı belli etmek durumundayız.”

“Onlar da bunu biliyorlar.”

“Elbette, biliyorlar. Onların alışılmış yöntemi, bizi tuzağa çekip, aramızdan mümkün olduğunca çok kişiyi ortadan kaldırmakdır. Çoğunlukla, kendilerinin de katılacağı, halka açık bir eğlence düzenler ve bizim deliklerimizden çıkmamızı beklerler.”

“İşe yarıyor mu peki?”

“Bazen. Sayısal üstünlükleri o kadar büyük ki, zaman zaman yapabileceklerinden fazlasına kalkışır ve birbirlerinin ayaklarına basarlar.” Hayal kırıklığıyla ofladı. “Elimizin altında bulunan onca yok edici küçük silahları ve birçok zeka ürünü pratik aletleri düşündükçe, onları kullanamadığımız için ağlayabilirim. Teknoloji öyle hassaslaştı ki, avantajlar karşılıklı olarak birbirini götürüyor. Dost veya düşman, hiç kimse lazer silahı taşımaya cesaret edemez, çünkü bütün şehirlerde, tüm sokaklar, hem biz, hem de düşman tarafından detektörle taranır ve birkaç saniye içinde tespit edilir. Lazer silahı taşıyan bir kişi, daha beş adım bile atamadan tutuklanır ya da vurulur. Aynı şey, sahip olduğumuz aygıtların yüzde doksanbeşi için geçerli. Galiba her iki tarafın da, plastikten yapılmış, kullanmadan önce ne olduğu anlaşılmasın diye katlanıp demonte edilen makinalı tüfek ve bıçaklarla işi idare etmek zorunda kalacağı günler gelecek.”

“Nasıl bir yöntem izleniyor?” Daha soruyu sorarken, mide bölgesinde rahatsız edici bir duygu hissetti.

“İlkel sayılacak bir yöntem. Dikkatlerini başka yerlere çekmek ve hile yapmak suretiyle hedefe yaklaşmaya çalışır ve vururuz. Şans bizden yanaysa, oluşan hengame içersinde kaçmayı başarırız. İşin pürüzlü noktası şu ki, adamlarımızın çoğunu tanıyorlar, biz ise onların çok azını. Gerektiğinde, başka şehirlerden, hatta başka bir ülkeden de adam getirtebiliyorlar. Bizim öyle bir imkanımız yok, tabi savunmamızı zayıflatmak istemiyorsak.” İç geçirdi. “Hadi gelin, biraz daha gayret etmeliyiz.”



Daha sonra duşa girdiğinde Maynard, şaşkın ve yılgın bir halde aynadaki aksine baktı. Kendisini nasıl bir duruma sokmuştu ve Tanrım nasıl da cahil cesaretiyle girmişti bu işe. Ondan önceki milyonlarca asker ve savaşçı gibi o da tüm inancıyla bir davaya sahip çıkmıştı, ta ki savaş başlayana kadar. Tıpkı çok eski çağlardaki askerlerin yaşadığı gibi, bayraklar rüzgarda dalgalanır, insanlar sevgi gösterilerinde bulunup, kızlar boyunlarına sarılırken, herşey güzeldi. Ancak düşman silahlı ateşler ve süngülerle saldırdığında bütün bu illüzyonlar kayboluyordu. “Düşman soğuk süngüden korkar” denir, lanet olsun, insan kendisi de korkuyor!

Maynard en ufak bir utanç bile duymadan, kendine korktuğunu itiraf etti. Bu işe nasıl girmişti, ve tekrar nasıl çıkacaktı?

Keşke kendisini yeni doğmuş bir bebeğe ya da eli ayağı tutmayan yaşlı bir adama dönüştürebilseydi. Bunu yoğun bir şekilde düşünmeye başladı; titrek, yaşlı bir adam, omuzları öne düşmüş, yuvalarına çökmüş gözlerinin etrafı kıpkırmızı - onu asla farketmezlerdi.

“Kahretsin, siz de kimsiniz?” diye sordu sert ve hiddetli bir ses.

Maynard irkilerek kapıya döndü. Gelen Sandling’di.

Karşısındakinin yüzünden bir an, garip müteessir bir ifade geçti.

“Ah Maynard, siz miydiniz? Çok özür dilerim.” Elleriyle gözlerini ovuşturdu ve kaşlarını çattı. “Garip bir aydınlatma var burada ya da gözlerim bana bir oyun oynadı.” Güldü. “Herhalde bana inanmayacaksınız ama az önce içeri girdiğimde, sizi daha önce hiç görmediğim yaşlı bir adam zannettim.”



Reed neredeyse soğukkanlılıkla karşıladı. Duvara yaslandı ve bir sigara yaktı.

“Buna inanamam demek gülünç olur. Şimdi sizi iki defa izledim ama yine de bunu hazmetmek hiç kolay değil. Nasıl yapıyorsunuz - yani tabi nasıl yaptığınızı biliyorsanız?”

“Zannedersem bir şeyler projekte ediyorum.” Maynard okul bilgileriyle ilgili eksikliklerini, mahcubiyetle farketti. “Sadece insanlar üzerinde etkili, kimlik teşhis detektörlerini yanıltamıyorum.”

“Ah!” Reed başını salladı. “Hipnotik, hemen Willis’e haber verelim ki - “ sustu. “Üzgünüm, bir çağrı geldi. Bu konu biraz beklemek zorunda. Birazdan görüşürüz, bakalım patron şimdi ne istiyecek.”

Maynard, başıyla tamam diye işaret etti ve bir sigara yaktı. Buradaki tüm personel, kulağa ameliyatla yerleştirilen bir mikro alıcı taşırdı. On gün önce kendi kulağına da yerleştirilmişti ve hala biraz kaşıntı yapıyordu. Aygıt bina içersinde kusursuz çalışıyor ama dışardayken problem çıkarabiliyordu. Birincisi, aynı aygıttan düşmanda da vardı, ikincisi, sık sık frekans değiştirmelerine rağmen her iki taraf da birbirlerinin telsiz trafiğini aksatabiliyordu.

Reed bir saat sonra ifadesiz bir suratla döndü.

“Evet eski dost, vakit geldi. Emanuel Supoya, park 16’da düzenlenen bir şenliğe katılacak. Büyük bir şenlik olacakmış. Çadırlar, geniş halk kitleleri için birkaç 3-D yıldızı, dört ayrı gösteri, her şey hayır işleri için ve Supoya, bizim tanınmış işadamı, tam dörtyüzbin bağış yapacakmış.”

Vazgeçemediği sigarasını dudaklarının arasına yerleştirdi ve acı acı güldü. “Dörtyüzbin yaşlılık yardımı için, yani kendine ait gelir getiren kuruluşlarından birine. Yılda iki defa düşman, en güzel kadınlarına göz alıcı beyaz üniformalar giydirir ve onlar da kumbaralarını insanların burnuna tutarlar. Elimizdeki rakkamlara göre, yalnızca bu numarayla bile, yılda yarım milyona yakın gelir elde ediyorlar. Üç-D ve diğer yayın organları ellerinde olduğu için de, bağış yapanların, paralarının ne kadar adil dağıtıldığını görmelerini sağlarlar. Yaşlılara ve yatalaklara hediyeler verilir, geziye götürülürler ve buna benzer bir sürü şey.”

İç geçirerek elini Maynard’ın omuzuna koydu. “Ne kadar cömert, değil mi? Kendi kendine dörtyüzbin öde ve gösterilerden elde edilen tüm gelirleri belediye başkanıyla paylaş. Çok hoş, üstelik yapılan bağışlar da paylaşılıyor.” Omuz silkti ve elini çekti. “Tuzak kuruldu. Oraya gidip, herifi temizlememiz gerekiyor.”

“Siz!?”

“Ben, Saxon ve sekizinci sektörden Judith.”

“Ne zaman?”

“Yarın değil öbür gün.”

“Gönüllü olarak gelebilir miyim?”

“Üzgünüm, sektör şefleri bunu asla kabul etmezler, kaldı ki böyle bir operasyonda. Henüz yeterli tecrübeniz yok.”



Maynard, ertesi gün Reed’le yeniden konuştu.

“Benimle biraz zemin kata gelebilir misiniz?”

“Acelem var.”

“Bu çok önemli.”

“Peki, ama çabuk olun.”

Zemin kata geldiklerinde beraberce cama yaklaştılar.

“Vitrinlere bakan şu adam, o bir düşman ajanı.” dedi Maynard.

“Evet, o Charlie, eskilerden biri. Bu binayı gece gündüz gözetim altında tutarlar, tabi bize yönelttikleri detektörlerin yanı sıra.”

“Elinde paket tutan yaşlı kadın da bir ajan.”

“Gertie, epeydir işin içinde - Hey! Bir dakika siz daha hipno-tanıma kursu almadınız, nereden biliyorsunuz?”

Maynard, bir ayağından diğerine basıyordu.

“Onları görebiliyorum. Onlar bir şekilde farklı görünüyorlar. Dün, bütün öğle tatilimi, kimlik teşhis detektörleri yardımıyla bu özelliğimi test etmekle geçirdim. Onbeş kişinin, onbeşini de doğru tespit ettim.” Maynard gırtlağını temizledi. “Bildiğiniz gibi, dış görünüşümde bir farklılaşma projekte edebiliyorum, ki bu da yaklaşık dörtyüz metrelik bir alana kadar etkili oluyor. Ondan sonra illüzyon kayboluyor. Bunun yanı sıra, ben düşmanı da tanıyabiliyorum. Bu durumda beni yanınızda götürmemeyi göze alabilir misiniz?”

Reed, dik dik baktı.

“Bütün bunları ne zannediyorsunuz - bir oyun mu? Beni iyi dinleyin Pete! Fazla melodrama kaçmadan; geri dönebileceğimi hiç hesaba katmıyorum.”

“Biliyorum, ve bu yüzden size yöneldim.”

“İstiyor musunuz gelmeyi?”

Maynard’ın sinirleri bir an tepesine çıktı.

“Siz beni ne zannediyorsunuz? Salak değilim herhalde. Ben de sizin gibi hesap yapmasını biliyorum. Tabii ki gelmek istemiyorum, şimdiden bacaklarım tir tir titriyor.”

“Öyleyse neden?

Not: Philip E. High ın aynı adlı eserinden Bruinen tarafından Türkçe`ye çevrilmiştir."

 
Oturum Aç
Takma isim

Parola

Henüz bir hesabınız yok mu? Yeni bir tane yaratabilirsiniz. Kayıtlı bir kullanıcı olarak tema yöneticisi, yorum yönetimi ve kendi adınızla yazı girişi gibi imkanlardan faydalanabileceksiniz.

İlgili Linkler
· Editörün Seçimi / Özel Yazılar Hakkında
· Yayınlayan Editör: iarwainbenadar
· Ana Sayfa


Editörün Seçimi / Özel Yazılar Hakkında en çok okunan :
Muhiddin-i Arabi'nin Eserleriyle Lotr ve Silmirallion'a Bakın


Yazıcı Dostu Sayfa  Bu Yazıyı bir Arkadaşınıza Gönderin

"Çeviriler: Kelebekler Gezegeni" | Oturum Aç/Yeni Hesap Yarat | 8 yorum
Puan
Yorumlar gönderene aittir. İçeriğinden hiçbir şekilde site ve site yönetimi sorumlu tutulamaz.
Re: Kelebekler Gezegeni (Puan: 1)
Gönderen Beldaran (serra@yuzuklerinefendisi.com) Tarih: Nisan 18, 2006 - 22:13:40
(Kullanıcı Bilgisi | Mesaj Gönder)
Eline sağlık Bruinenn


[ Anonim kullanıcı iseniz, lütfen kayıt olun ]


Re: Kelebekler Gezegeni (Puan: 1)
Gönderen Finrod Tarih: Nisan 24, 2006 - 23:58:26
(Kullanıcı Bilgisi | Mesaj Gönder)
Emeğine sağlık Brunien, gerçekten müthiş olmuş. teşekkürler


]


Re: Kelebekler Gezegeni (Puan: 1)
Gönderen Finrod Tarih: Nisan 24, 2006 - 23:59:15
(Kullanıcı Bilgisi | Mesaj Gönder)
Emeğine sağlık Bruinenn , gerçekten müthiş olmuş. teşekkürler


]

Re: Kelebekler Gezegeni (Puan: 1)
Gönderen Bruinenn Tarih: Nisan 25, 2006 - 11:21:23
(Kullanıcı Bilgisi | Mesaj Gönder)
Sevgili Yüzükdostlarım,
aranızdan bu çeviriyi okuyanlar, hepimizin çok etkisi altında kalarak seyrettiğimiz bir kült filim ile bazı benzerlikleri farketmiş olsa gerek. Evet, Matrix'den bahsediyorum.
Bundan neredeyse çeyrek asır önce, henüz Almanya'da yaşarken okumuştum "Kelebekler Gezegeni"ni ve hala etkisinde olduğumu söyleyebilirim. "Kelebekler Gezegeni", içinde Matrix filminin esinlenildiği "The Matrix" adlı kitabın da bulunduğu >Super S.F.< fantastik-bilimkurgu roman dizisine ait bir eser olup, orjinal adı "Butterfly Planet"dir. Benim tahminime göre senaristler Matrix'in senaryosunu hazırlarken, biraz da olsa Kelebekler Gezegeni'nden de faydalanmışlar. Ancak aylarca uğraşarak hazırladığım bu çevirinin devamını okurken, Kelebekler Gezegeni'nin tümüyle farklı ve oldukça heyecan verici bir eser olduğunu keşfedeceksiniz. Hem sürükleyici olup, hem de felsefi derinliği olan metafizik içerikli bu eseri, sizlerin de ilham verici bulacağınızı umuyorum. 2012 yılına yaklaştığımız ve altınçağın başlayacağı vaadedilen şu dönemde bizlerin de bir nevi metamorfoza girmeyceği ne malum...


[ Anonim kullanıcı iseniz, lütfen kayıt olun ]

Re: Kelebekler Gezegeni (Puan: 1)
Gönderen Vingilot Tarih: Nisan 25, 2006 - 19:25:11
(Kullanıcı Bilgisi | Mesaj Gönder)
Öncelikle ne kadar teşekkür etsem azdır Bruinen...
Varlığından henüz haberdar olduğğum ve şimdiden okumaya doyamadığım bir hikayeymiş gerçekten, mutlaka kitabı bulup okumak farz oldu.

Ayrıca, aradaki çelişkiler süper, iki tarafın kullandığı "şaibeli" yöntemler ve iyi taraf olarak addetiğimiz tarafın da bunu kabul etmesi...

Tekrardan çok teşekkürler....(:


[ Anonim kullanıcı iseniz, lütfen kayıt olun ]


Re: Kelebekler Gezegeni (Puan: 1)
Gönderen Bruinenn Tarih: Nisan 27, 2006 - 13:25:27
(Kullanıcı Bilgisi | Mesaj Gönder)
Selam Vingilot,
güzel yorumun için de ben teşekkür ederim.
Bu eser henüz Türkiye'de yayınlanmadı.
Şu anda tercümeyi bitirmek üzereyim ve bu
eseri yayınlayacak bir yayınevi bulmak için
uğraşıyorum. Ama Google'a "Butterfly Planet"
olarak girersen e-book'unu bulabilirsin belki.
Yoksa sevgili adminimiz, İarwain-ben-adar'ın
anasayfa yenileme hızına göre biraz sabretmen
gerekecek :)


]

Re: Kelebekler Gezegeni (Puan: 1)
Gönderen bucukluk (erdemilker@hotmail.com) Tarih: Nisan 28, 2006 - 13:41:23
(Kullanıcı Bilgisi | Mesaj Gönder)
Anne Rice'ın Vampirle Görüşme adlı kitabını 6 veya 7. sayfadan sonra yavaş yavaş okumaya ve tadını çıkarmak için cümlelerin posasını çıkarırcasına üstünden geçmeye başlamıştım.Hayatımda en yavaş okuduğum kitaptı çünkü anlatım ve çeviri muhteşemdi.Şimdi ikinci kez kelebekler gezegeninde bunu yaşıyorum.Bruinen bu esere neden bu kadar inandığını şimdi daha çok anlayabiliyorum.

Şimdiye kadar okuduğum kısımda the matrix serisi dahil birçok filme ve kitaba yol göstermiş bir eser olduğunu görüyorum.Dean N Knootz'un bir kitabından çalıntı uyarlama olan They Live'in bile be u eserden beslendiği ortada.Ama özellikle matrix.
Neo da Maynard'ın yaşadığı deneyimlerin bir çoğu ilk filmde görüldü.Sıradan ve düzgün bir hayatın içindeyken birden iki bambaşka tarafın arasında ve hedefinde olmak.Ajan Smith ise Matrix için hoş bir espri.

Okumaktan gerçekten çok keyif aldım ve beni olduğum düşüncelerden ayırmaya birçok şeyden çok daha faydalı oldu.Teşekkürler Bruinen emeğin için.

Devamını ve Maynard'ın yazgısının nereye bağlanacağını öğrenmeyi bekliyorum :)



[ Anonim kullanıcı iseniz, lütfen kayıt olun ]


Re: Kelebekler Gezegeni (Puan: 1)
Gönderen Bruinenn Tarih: Mayıs 01, 2006 - 09:49:24
(Kullanıcı Bilgisi | Mesaj Gönder)
Çok teşekkür ederim Buçukluk :)
güzel sözlerinden, eseri kendim yazmış kadar onore oldum.
İnşallah sevgili Adminimiz gönderdiğim yeni bölümleri artık
bugün yayınlar ve bilinmeyene hep beraber yol almaya devam
ederiz..


]

Bu site filmin, kitapların, veya yazarın resmi sitesi değildir.Tamamen Türk yüzük dostları tarafından hazırlanan konu odaklı bilgi, haber, düşünce ve materyal paylaşımını amaçlayan bir fan sitesidir.
Sayfada yer alanlar ancak izin alınarak ve kaynak gösterilerek kullanılabilir.
Lord of The Rings - Turkish Fan Site
yuzuklerinefendisi.com / 2001 - 2012