Ana Sayfa Hesabınız Yazı Ekleyin FAN ART FRP - RPG
J.R.R.Tolkien Kitaplar Galeri Biz Kimiz
Üye ol Üye girişi
Yazı aramak istediğiniz
Sitede 42 ziyaretçi, 0 kullanıcı var.
Oturum Aç
Takma isim

Parola

Henüz bir hesabınız yok mu? Yeni bir tane yaratabilirsiniz. Kayıtlı bir kullanıcı olarak tema yöneticisi, yorum yönetimi ve kendi adınızla yazı girişi gibi imkanlardan faydalanabileceksiniz.

Seçenekler
· Ana Sayfa
· Yazı Gönderin
· İstatistikler
· Bizi Tanıtın
· Forum
· Yükle
· En iyiler
· Linkler
· Hesabınız

YÜZÜKLERİN EFENDİSİ

J.R.R.Tolkien
Hayatı, eserleri, kronoloji, röportaj, resimler...

Kitaplar
Özetler, kapak örnekleri, incelemeler...

Resim Galerisi
Sanatçılara göre sınıflandırılmış 100'lerce resim...




Önceki Yazılar
Mart 21, 2013 - 08:08:57
· Kızıl Yolculuk (1)

Kasım 07, 2012 - 16:17:32
· Bitmemiş Öyküler Çıktı (10)

Kasım 07, 2012 - 16:00:58
· Rohan ve Türk Benzerliği Üzerine (0)

Kasım 07, 2012 - 15:56:46
· Hobbit Fragmanları (0)

Aralık 21, 2011 - 08:18:56
· Hobbit Trailer (0)

Ekim 10, 2011 - 10:09:41
· Orta Dünya Tarihi: Kayıp Yol ve Diğer Yazılar (2) (0)

Haziran 13, 2011 - 10:37:47
· Orta Dünya Tarihi: Kayıp Yol ve Diğer Yazılar (1) (5)

Haziran 13, 2011 - 10:34:53
· Hobbit Vizyon Tarihleri ve Isimleri Açıklandı! (0)

Haziran 13, 2011 - 10:18:39
· Oyun Fikirleri (2)

Aralık 03, 2010 - 08:08:20
· BBC Tolkien röportajı (0)

Kasım 22, 2010 - 11:15:26
· The Hobbit icin Gazete Ilani (2)

Ekim 22, 2010 - 11:31:19
· Hobbit oyuncuları (10)

Ekim 13, 2010 - 09:27:41
· Yüzüklerin Efendisi'nin Sırrı Ne? (2)

Haziran 02, 2010 - 07:54:36
· HOBBİT TEHLİKEDE (4)

Nisan 06, 2010 - 09:13:39
· Muhiddin-i Arabi'nin Eserleriyle Lotr ve Silmirallion'a Bakın (5)

Nisan 06, 2010 - 09:13:33
· Gölgelerin İçinden (0)

Ocak 19, 2010 - 08:58:13
· Born of Hope. LOTR Fan Filmi (11)

Ocak 08, 2010 - 15:45:13
· Hobbit'le İlgili Bazı Sorular (0)

Ocak 08, 2010 - 15:44:59
· Mucizeler Savaşı (6)

Ocak 08, 2010 - 15:44:38
· LOTR Filmlerindeki Sinir Bozucu Sahneler (18)


Eski Yazılar

Çeviriler: KELEBEKLER GEZEGENİ (Devam) 8.Bölüm
Yayınlanma tarihi Haziran 08, 2006 - 11:42:49 Gönderen iarwainbenadar

Editörün Seçimi / Özel Yazılar Bruinenn göndermiş "
“E peki, bunun ne anlamı var şimdi?” Reed sıkıntılı bir halde etrafına bakındı. Burası vahşi doğa koruma bölgesiydi ve en sevimsizi olmakla kalmadığı gibi, Maynard muhtemelen en çirkin kısmı seçmişe benziyordu. Tek tük yarı ölü kurumuş ağaç ve dikenli çalılardan oluşan bir karmaşadan başka bir şey yoktu. Orada burada birkaç sap pörsümüş ot, taşlı toprakta tutunmaya çalışıyordu.


Dönüp uçağa baktı, omuz silkti. O ikisi ne yaptıklarını biliyorlardı elbette.
“Hoşunuza gitmedi mi?” Lia gülümsüyordu.
“Hayır, ben…”
Maynard başıyla onayladı.
“Kabul ediyorum, korkunç görünüyor – söyleyin, yeşil eller, diye bir şey duydunuz mu hiç?
“Yeşil - ? Ah, anladım, bazı insanların bitkiler üzerinde sahip olduğu söylenen etkiden bahsediyorsunuz. Annem o konuda yetenekliydi anlaşılan. Onun elinin altında tüm bitkiler çok güzel gelişir ve büyürdü. Ama bunun bu çorak yerle ne alakası olduğunu anlamadım. Bir zamanlar burada bir yapının olduğu belli oluyor, buralarda hayatta bir daha bir şey büyümez.”
“Büyümez mi? Buraya geleli on dakika bile olmadı ve siz hep konuşmalarımıza dikkat ettiniz. Etrafınıza bir bakın bakalım.”
Reed, ikiletmedi, bir şey söylemedi ama sürekli ensesini soğuk bir esinti yalıyor gibi hissediyordu.
Kurumuş ağaçların dallarında taze yeşil yapraklar belirmişti, böğürtlen çalılarında yeni açmış beyaz çiçeklerin etrafında arılar vızıldıyordu, ve çevresinde göz alabildiği yere kadar ince bir tabaka çimen belirmişti.
“Hayır, soru sormayın. Bu konuda daha sonra düşünürsünüz.” Maynard gülümsedi. “Başlangıç için buna – yeşil eller deyin. Şimdi de başka bir şey görelim.”
Yarım saat sonra: “Şurada, aşağıda bir şeyler farkedebiliyor musunuz?”
“Tabii, burası Geeds’in malikanesi. Kendisi sendika patronudur. Bu arada, o alan üzerinden uçmanızı önermem. Adamları, özel hava sahası konusunda oldukça hassastırlar ve özel kalmasını sağlamak için de yeterince silahları var.”
“Önemli değil şimdi, büyütücü yeterince görüntü veriyor olmalı – bakın.”
Reed, tek taraflı bir adam değildi ve içten içe her zaman, düşman sendika patronları için çalışan, peyzaj mimarı ve bahçıvanlara şapka çıkarırdı.
Derin bir nefes aldı. Gördüklerine inanamıyordu. Tümsekli geniş çim alanlar kahverengi ve ölüydü. Ağaçlar çıplak ve dalları çatırdamış, tüm alanın üzerinden savaş geçmiş gibiydi. Uçsuz bucaksız çiçek tarhları çöle dönmüştü.
Şaşkınlıktan irileşmiş bakışlarını görüntüden çevirdi, sonra birden anlamaya başladı.
“Bana insanların iç yapısının, fiziksel çevresini etkilemeye başladığını mı, göstermeye çalışıyorsunuz?”
Maynard, doğrudan cevap vermedi.
“Biraz daha bakın etrafınıza ve düşünmeye devam edin, belki çok daha fazlasıyla karşılaşacaksınız…”

“Bunlar çıldırmış olmalı.” Ölçüm gemisinin kumandanı kaşlarını çattı ve büyütücünün ayarını arttırdı. “Gemilerin binlercesi akın ediyor.”
“Uyarıyı aldıklarını düşünüyorum, efendim.”
“Tabii ki aldılar. Bulgularımızı kendi yayın istasyonlarından yayınlamışlardı Johnson, kesinlikle biliyor olmalılar.” Düşünceli biçimde alnını kırıştırdı, parmaklarını bilgisayarın üzerine vuruyordu. “Bulabildikleri tüm gemileri toparlamışlar, resmen sefer düzenliyorlar. Yarım saatte bir, bir gemi kalkarken diğeri iniyor. Bununla bile yetinmemişler, işte, bakın – karşıda koyun sol tarafında – yan yana duran iki kule iskelesini görüyor musunuz? Bir milyona bahse girerim ki – gerçi o kadar paramın olacağını hiç sanmıyorum ama – istenilen her miktara bahse girerim ki, bunlar madde-göndericisi kuleleri. Düşman buradan ne kadar çabuk çıkacağını şaşırmış.”
“Ama o gezegenler radyoaktif, efendim – nasıl insanlar bunlar, lemming mi?
“Hiçbir fikrim yok.” Kumandan başını salladı. İnsanlar tuhaf şeyler anlatıyordu. Bazıları, Organize Suç’un kaçmakta olduğunu iddia ediyorlardı, diğerleri, tarafsızların ayaklanma başlattıklarını. Ancak her iki durum da, tehlikeli gezegenlere kitlesel göç furyasını açıklamıyordu. Johnson bilmeyerek doğru bir şey söylemiş olabilir miydi, insanlığın pislik tabakası aniden kendi kendini yok etme dürtüsüne mi kapılmıştı?
Şimdiden, koy boyunca devasa bir gezinti yolu uzanmıştı. İki adet otuz katlı otel tamamlanmış, dördünün ise inşası devam ediyordu. Sayısız robot, yol inşaatında çalışıyordu.
Peki ne için? Çıldırmış bir kimseden başkası asla buraya gelmek istiyor olamazdı, ama yine de gelen herkes kalmak ister gibi görünüyordu. Bir soru daha – neden? Bu gezegen, en soğuk mevsimde bile sıcaklığı 25 derecenin altına inmeyen, boğucu kötü kokulu bir yerdi. Çok az kullanılabilir kuru toprağı vardı – düşman dörtte birini sahiplenmişti. Geriye kalanlar, volkanik taşlardan oluşan dağlar, bataklıklar ve balta kesmez ormandı. Dünya da, dinazorların ortalıkta dolaştığı çağlarda böyle görünmüş olmalıydı.

Sandling, hafif bir şaşkınlık ifadesiyle bakışlarını masadan onlara doğru kaldırdı.
“Demek geri dönmeye karar verdiniz?”
“Hım, evet bazı küçük sorunlar çıktı.” Reed, mazeretinin kulağa oldukça yavan ve inandırıcılıktan uzak geldiğinin bilincindeydi.
Sandling bundan rahatsız olmuş gibi görünmüyordu.
“Maynard elinizde mi?”
“Evet, o ve kız da yanında. Ön odada bekliyorlar.”
“Onları içeri gönderin, onlarla konuşmak istiyorum.”
“Yalnızca konuşmak mı? Onların tutuklu olduğunu sanıyordum.”
“Bu, on gün önceydi. Dünya değişiyor Reed, siz değişiyorsunuz, ben değişiyorum, yoksa bunu bilmiyor muydunuz?”
“Bunu çok iyi biliyorum efendim. Benim kafamı kurcalayan, nasıl ve neden.”
“Ah, evet kilit soru. Bu yüzden Maynard’la konuşmak istiyorum.”
“O zaman onun yabancı varlıklarla işbirliği içine girdiği düşüncesinde değilsiniz artık?”
“O girdiyse, bizler de girdik demektir. Şimdi onları içeri çağırın lütfen.”
Reed sersemlemiş bir biçimde itaat etti ve sonra bir köşeye oturdu.
Herkes yerine oturduktan sonra, Sandling söze başladı.
“Dünya değişiyor, ve inanıyorum ki, cevapların çoğunu siz biliyorsunuz ve ben de bunların birkaçını duymak istiyorum, açık konuşmak gerekirse.”
Maynard gülümsedi hafifce.
“Arkadaşım Reed de öyle, bunun için çok çabaladı.”
“Yani cevabınız kısaca, hayır.”
“Öyle. Bilginin içinizden yükselmesi gerekiyor, bu her ikiniz için de geçerli.
“Bir ipucu veremez misiniz?”
“Bunu yapabilirim. Daha önce de anlattığım gibi. Bir tırtılın mucizevi bir biçimde kelebek haline geçişini hiç sorgulamadan kabul ediyorsunuz ama çok daha yüksek bir yaşam biçiminin - yani biz insanlığın – bir bitki gibi milyonlarca yıl boyunca süren yavaş bir evrimleşmeden geçmesi gerektiğine inanmakla yetiniyorsunuz. Bunu böyle kabul ediyorsunuz çünki bilim, size yaşamın şöyle ya da böyle meydana geldiğini iddia ediyor, ama biliyor musunuz? Bilim yanılabilir. Kelebeğe dönelim, gelişiminin zirve noktasına ulaşmış olan kelebeğe; çiftleşiyor ve kurallara uygun bir biçimde yumurtalarını bırakıyor sonra ölüyor.” Bir soru bekler gibi sustu.
Ve Sandling sonunda sordu soruyu.
“Kurallara uygun bir biçimde, demekle neyi kastediyorsunuz?”
“Daha uygun bir terimin eksikliği yüzünden buna, her şeyin kendisine tabi olduğu doğa kanunu diyelim. Örneğin pencereden atladığınızda yer çekimi sert bir şekilde yere düşmenizi sağlar. Kelebek de yumurtalarını, tırtıllar çıkınca yiyecek bulabilecekleri bir ortama bırakmak suretiyle doğa kanunlarına uyar – ki buna bazıları içgüdü der. Doğa kanunları - ya da dindarsanız Tanrısal kanun – bizler de değişim zamanına eriştiğimizde, bizim için gereken her şeyin hazır olmasını sağlar.”
Sandling öne eğildi.
“O zaman dünya hakikaten değişiyor.”
“Hayır” Maynard başını iki yana salladı “Biz değişiyoruz, dünya olduğu gibi kalıyor.”
Sandling bir açıklama bekledi ama Maynard sustu.
“Ne kadar öğretici. Ağzınızdan cımbızla alabildiğim yegane şey zaten benim de algılayabildiğim değişimin tasdiki.” Alnını kırıştırdı. “Umarım işimize yarayacak kadar da uzun yaşarız. Davetsiz misafirler geliyor.”
Soruyu soran Reed oldu.
“Ne davetsiz misafiri – ne demek istiyorsunuz?”
Sandling biraz çekinir gibi oldu.
“Peki, tamam, bir rüya gördüm işte, kehanet türü bir rüya, ama işin tuhafı, doğru olduğunu biliyorum.” Duyulur bir şekilde yutkundu ve sıradan bir konu hakkında konuşuyormuş gibi bir tavır takındı.
“Bir yığın yabancı varlık buraya gelmek üzere ve hiçbir şekilde barışçıl amaçlarla değil.”
Reed’in yüzü bembeyaz oldu.
“Ne kadar zamanda burada olacaklar?”
“Henüz çok dışarıdaydılar, ama hiper-atlayışlarını hızlandırdılar. Diyelim ki, iki ay kadar.”
“Teşekkürler” dedi Reed yeisle. “Kader ne kadar merhametli, değil mi? Geleneksel düşmanımız her yerde mahvoluyor, eee, nolmuş, hemen bize yenisi geliveriyor, hem de daha beteri – “

Başka bir gezegende, Organizasyon’un eski patronlarından Brinker, yerde oturmuş, gözleri ışıl ışıl nehri seyrediyordu. Nehri seviyordu. Suların taşların üzerinden mırıldanarak akışı, daha büyük kaya parçalarının etrafında girdapların oluşması, bütün bunlar hoşuna gidiyordu. Değişimi o da algılamaktaydı, kendi içindeki ve değer yargılarındaki değişimi. Onu, ömrünün yarısını para peşinde koşturmaya iten kahrolası şey ne idi? Neden hiç itiraz etmeden hayatın kaprislerine uymuş, güç uğruna sürgün avına katılmış, her an ortadan kaldırılma korkusuna katlanmıştı?
İşte buradaki hayat iyi bir hayattı, gerçek hayattı ve o bunu başarmıştı. İlk günlerde sık sık dinlemeyi sevdiği hiper-radyosu radyoaktivite hakkında iç karartıcı uyarılar vermişti. Halbuki söz konusu olan bilimin birinci dereceden yanılgısıydı, burası iyi bir dünyaydı, güvenli bir dünyaydı. İnsan bunu hissedebiliyordu.
Nehri seyrederken düşüncelere daldığı halde, kendindeki değişimi algılayamıyordu. En başta bu belirtilere bulduğu açıklamalar ya da bahaneler kendisine oldukça mantıklı geldiği için.
Arkasındaki kayalığın duvarında, yeni evine – bir mağaraya – giden bir yol kıvrılıyordu. İş robotları, kaya villasını birkaç gün içinde hazır edebilirlerdi ama işin kötü yanı, aşırı derecede gürültülüydüler.
Altı robot birarada çalışırken, ölüleri uyandıracak kadar gürültü çıkarıyorlardı. Böylece bir saatlik çalışmadan sonra robot sayısını bire indirdi. Bir süre sonra o bir tanenin de gürültüsü fazla gelmeye başladı ve onu da kapattı.
Altı robot şimdi mağara girişinin etrafında, metal eklemlerinde pas lekeleriyle öylece duruyorlardı. Kumanya dağının alt kısımlarında otlar yükselmeye başlamıştı.
Geçmiş ondört gün boyunca kısa bir pantolondan başka bir şey giymemişti Brinker. Sonuçta sonsuza kadar devam edecek bir tatilde değil miydi? Kimin için giyincekti ki?
Başlangıçta kötü bir güneş yanığı sorunu yaşamıştı ama sonradan hemen uyum sağladı. Şimdi artık sağlıklı güzel bir bronz tene sahip olduğunu telkin ediyordu kendine. Bu >bronzluğunsex-bombası< diyorlardı. Ama artık değildi. Altın sarısı saçları yalnızca kir içinde olmayıp, yaşam barındırıyordu. Sık sık kafasını ve çıplak, pul pul olmuş vücudunu kaşıyordu.
Ancak onun ilgisi ağaçlara değil, kokusunu alabildiği başka bir şeye idi. Bir zamanlar son derece hassas olan burnu, rüzgarın taşıdığı kokuyu alınca heyecanla seğirdi.
Sonunda dayanamadı ve kalkıp kıvrak hareketlerle ağaçların arasından ilerledi. Çok uzun sürmeden ağaçlar bodurlaşmaya ve dalları birbirleri içine girmeye başladı. Otlar gitgide yükseliyor, toprak yumuşuyordu. Ayaklarının altından vıcık vıcık sesler çıkmaya başladığında ağaçlar da bitmişti. Yalnızca durgun suyun üzerine akseden güneş ve yüksek ot kümeleri etrafında uçuşan sineklerin vızıltısı vardı. Üzeri yer yer sisle kaplı bir bataklık içindeydi, ama burası Jassine’in yuvasıydı. Aradığı su birikintisini buluncaya kadar çamurda, yabani otların arasında bata çıka yürümeye devam etti ve sonra içine oturdu. Su boynuna kadar geliyordu ama o mutluydu.
Su birikintisinin içinde birçok minik canlı vardı, bazıları sıçan büyüklüğündeydi. Vücuduna değdiklerinde onları yakalıyor ve ağzına atıyordu. Artık kaşınmıyordu, gitmek zorunda da değildi, ihtiyaç duyduğu, istediği her şey burada fazlasıyla vardı.

Ormanı seyredenler kayboldukları anda, yerlerine yenileri geçiyordu. Genç ve kıvrak olan ve sürekli zıplayıp, koşmak ve hoplamak isteyen Willard, devamlı saklanma ihtiyacı içindeki Simkiss…
Lander, Trimble, Mays, Parker ve dört kız, anlaşmış gibi, bir anda kalktılar ve birlikte çakal sürüsü gibi ormana daldılar.
Dixon’ı dağlar çekiyordu, oraya gitmeliydi ama Todd’a sürünmek kolay geliyordu ve sürekli bir yerlerde kıvrılıp kalmak istiyordu, ve Coppins vardı, en çok yalnız başına avlanmaktan hoşlanan.
O hafta içersinde üç bin kişi balta kesmez ormanın içine girip kayboldular ve bir daha geri dönmediler. O ayın sonunda ise kaybolanların sayısı dörtyüzdoksanaltıbine çıkmıştı.
Arada bir gittikçe seyrekleşen uzaygemileri aralarında bazen teknisyenlerin de bulunduğu yeni yerleşimciler getiriyordu. Bu teknisyenler madde göndericisini birkaç gün için yeniden devreye sokup, küçülen nüfusa birkaç bin yeni yerleşimcinin eklenmesini sağlıyorlardı ama koloni ölmekteydi. Büyük otellerin lüks odalarını yosunlar, otlar bürümüştü, mutfaklarında ufak tefek hayvanlar koşuşturuyordu. Uzun yürüyüş yolundaki taşların arasında sarı sarı otlar bitmişti. Yarı bitmiş oto parklarda, yer ulaşım araçları, uçuş araçları ve robotlar paslanıyordu. İnşaa halindeki binaların etrafındaki iskeleleri sarmaşıklar sarmıştı.
Zaman zaman hala yerleşimci olmaktan çok kaçak olarak gelenlerin uzaygemileri iniyordu.
“Emniyet teşkilatının, karşı duramadığımız yeni bir silahı var. Onlardan biri üstümüze geldiğinde nefes alamaz oluyoruz. Daha da kötüsü bu işin içinde kimsenin dayanamadığı psikolojik bir hile var…”
Tek tük gelen uzaygemilerinden bazıları onikibin kişi taşıma kapasiteli devasa araçlardı, ancak iniş son derece tehlikeli bir hal almıştı. Yer kontrolü diye bir şey kalmamıştı ve hiç kimsenin yeniden devreye sokacak keyfi yoktu.
İkinci bir factor, pilot ve mürettebattı. Bu gezegene gelmek için oldukça hevesliydiler ama geri dönmeye hiç istekli değillerdi. Dünya ve onun kolonileri onları ürkütüyordu ve kendi durumları için de endişeliydiler.
“Burada yerleşme hakkı elde edinceye kadar, bir fareye yetecek kadar bile yer kalmayacaktır. Hem o zamana kadar artık hiçbir şey ilgimizi çekmeyecek kadar yaşlanmış olacağız.”
Sonunda onbin yerleşimci taşıyan bir uzaygemisi bir daha kalkamayacak şekilde sabote edildi. Aynı şey ondan sonraki ve daha sonraki geminin de başına geldi. Dördüncüsü inerken büyük bir fırtınaya yakalandı ve yer kontrolünün yardımı olmadığı için, yüksek bir uçuş hızıyla dağlara çarptı.
Çarpmanın gürültüsü ve infilak sesi fırtınanın uğultusunda kayboldu. Ancak infilakın ışığı gökyüzünü bir ufuktan diğerine kadar saniyelerce aydınlattı.
Sonradan kalkmayacak başka uzaygemileri de geldi ve sonunda arkaları tamamen kesildi.
Dünyada ve kolonize edilmiş gezegenlerde, geriye kalan kaçamamış düşmanlar kendi istekleriyle kendilerini toplumdan soyutlamışlardı.
Kendi tecrit kamplarını oluşturmaları oldukça garipti ama amaçları kendilerini içeri kapatmaktan çok insanlığı dışarıda tutmaktı. Normal bir insanın yanında, hiçbir şekilde tedavi edilemeyen bir korku nevrozu geliştiriyorlardı. Robotlar ihtiyaçlarıyla ilgileniyor, gıda maddelerini tedarik ediyorlardı. Ancak iletişim imkansızdı.
Kamplarının emniyetli duvarları içinde düşman, intikam yeminleri ediyor, hiçbir zaman hayata geçmeyecek olağanüstü savaş planları hazırlıyordu. İçten içe düşman da, bunların yalnızca boş laf olduğunun bilincindeydi, çünki kimsenin değil öyle cesurca bir girişimde bulunmak, dışarıya çıkmaya bile cesareti yoktu, ancak bu planları hazırlamak onları oyalıyordu.
Arasıra, tek tük kalan bilim adamlarından biri, her türlü psikolojik silahı devre dışı bırakacağını iddia ettikleri bir buluş öne sürüyordu.
Bu buluşlar hiçbir zaman işe yaramıyordu.
Kullanıcıyı her türlü korku duygusundan arındıran psikolojik ve hipnotik etkili ilaçlar denendi ama etkileri ancak normal bir insana rastlayıncaya kadar devam ediyordu. Sonra birer tavşan gibi kaçıyorlardı. Dopingli ya da değil, düşman hiçbir zaman olmadığı kadar normal insanlardan korkar hale gelmiş, dehşete düşmüştü.
Düşman yeni taktikler düşünürken, insanlık beklemedeydi. İnsanların çoğu biliyordu, içten gelen bir bilgiyle biliyorlardı ve bilmeyenler bilenlerden öğreniyordu.
Gece karanlık olduğunda milyonlarca çift göz, huzursuzca yukarı yıldızlara bakıyordu. Oralarda bir yerde yeni düşmanları yaklaşmaktaydı!
Dünya’da çok şey değişmişti, insanlığın dışında ve insanlığın kendi içindeki bilgelik büyümüştü. Artık bazı güçlerden haberdardılar ve onları kullanmaya başlamışlardı, ancak teknolojiden vazgeçmek yerine, onu iyileştiriyorlardı…
***
Yabancı varlıklar, gelişlerinin bilindiğinden haberdar değillerdi ama olsalardı bile bu onları rahatsız etmezdi. Sahip oldukları yeteneklere, kusursuz teknolojilerine ve imha araçlarına güveniyorlardı.
Psikolojilerinin anlaşılması daha zordu, zira ne yabani hayvandılar, ne de acımasız istilacılar. Katı davranış kurallarına ve güçlü bir öz displine sahip yüksek bir medeniyettiler. Ancak açıklanamayan bir kör noktaları vardı ki, o da kendilerinkinden başka bir zekayı tanıma yetisine sahip olmamalarıydı. Onlar için kendilerininki dışında hiç bir yabancı yaşam formu, gerçek anlamda yaşam olamazdı.
Gurthlar, –kendilerini öyle adlandırıyorlardı- her türlü yabancı yaşam formunu, yabancı zekayı “Gurth-olmayan” ve dolayısıyla yetersiz varlık olarak nitelendirirlerdi. Kısacası, bu durum bir tür üstün ırk, efendi ırk kompleksiydi ancak normalde bu kompleksle birlikte görülen bilinçli aroganlık, kibir hali mevcut olmaksızın.
Gurthlar, fetih yapma isteğiyle ya da genişlemek veya kişisel prestij için fethe çıkmamışlardı, onlar buna mecburdular.
En başta büyük bir nüfus yoğunluğu problemleri vardı ki bu önünde sonunda aşılabilirdi, ama asıl sorunları tamamen farklıydı. Üzerinde yaşadıkları ve Dünya’dan on kat daha büyük olan gezegenlerine ait galakside bütün her şey tepetaklak olmak üzereydi. Bir zamanlar evleri olan gezegenlerini ısıtan güneş beklenen sona yaklaşıyor, kararan gökyüzünde sönmekte olan bir kor gibi asılı duruyordu. Kutuplardaki buzlar ekvator bölgesi hariç tüm gezegene yayılmıştı. Okyanuslar kalın bir buz tabakasıyla kaplanmıştı. Bilim adamları bu duruma karşı canla başla savaşıyordu ama artık geri çekilmeye zorlanmışlardı. Yaşadıkları güneş sistemine yakın bir yerde iki güneş nova durumuna yaklaşmışlardı ve infilak ettiklerinde galaksileri yok olacaktı.
Gurthlar öldürmekten zevk almıyorlardı ancak üzüntü de duymuyorlardı. Ruhsal yaklaşımları, sebze yetiştiren bir insanın yabani otları ayıklamasıyla benzerdi. Rakiplerinin cesaretini ve yaratıcılığını kabullenmeye, hatta takdir etmeye açıktılar ama onlar da sonuçta Gurth-olmayan ve dolayısıyla bertaraf edilmesi gereken yetersiz varlıklardı.
Uzay gemileri benzersiz bir özellikteydi. Tam tekmil savaş birliği niteliğinde olup, tüm mürettebat düştükten sonra dahi kendi başlarına savaşa çıkabilecek donanım ve yapay zekaya sahiptiler.
İlk uyarı da onlardan gelmişti:
“Rota değişikliği, düşmana ait detektör ağı direkt önümüzde-“

-o0o-"

 
Oturum Aç
Takma isim

Parola

Henüz bir hesabınız yok mu? Yeni bir tane yaratabilirsiniz. Kayıtlı bir kullanıcı olarak tema yöneticisi, yorum yönetimi ve kendi adınızla yazı girişi gibi imkanlardan faydalanabileceksiniz.

İlgili Linkler
· Editörün Seçimi / Özel Yazılar Hakkında
· Yayınlayan Editör: iarwainbenadar
· Ana Sayfa


Editörün Seçimi / Özel Yazılar Hakkında en çok okunan :
Muhiddin-i Arabi'nin Eserleriyle Lotr ve Silmirallion'a Bakın


Yazıcı Dostu Sayfa  Bu Yazıyı bir Arkadaşınıza Gönderin

"Çeviriler: KELEBEKLER GEZEGENİ (Devam) 8.Bölüm" | Oturum Aç/Yeni Hesap Yarat | 2 yorum
Puan
Yorumlar gönderene aittir. İçeriğinden hiçbir şekilde site ve site yönetimi sorumlu tutulamaz.
Re: KELEBEKLER GEZEGENİ (Devam) 8.Bölüm (Puan: 1)
Gönderen Gloredhel (iselas@hotmail.com) Tarih: Haziran 09, 2006 - 10:39:49
(Kullanıcı Bilgisi | Mesaj Gönder)
Teşekkürler Bruinenn her bölümü sabırsızlıkla bekliyorum.Senin sayende çevirisi yapılmamış olan bu kitabı okuma şansım oldu ve gerçekten çok güzel bir kitapmış ellerine sağlık...


[ Anonim kullanıcı iseniz, lütfen kayıt olun ]

Bu site filmin, kitapların, veya yazarın resmi sitesi değildir.Tamamen Türk yüzük dostları tarafından hazırlanan konu odaklı bilgi, haber, düşünce ve materyal paylaşımını amaçlayan bir fan sitesidir.
Sayfada yer alanlar ancak izin alınarak ve kaynak gösterilerek kullanılabilir.
Lord of The Rings - Turkish Fan Site
yuzuklerinefendisi.com / 2001 - 2012